Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Unutma Bahçesi

17.02.2019
Sayı 21

Bir yapının belleği, kent ve sosyal yapı arasındaki ince ayrışmaz bağı... Sanatçı, araştırmacı Eda Aslan ve Dilşad Aladağ İstanbul Üniversitesi, Botanik Enstitüsü, Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi ve bu arazinin mimari, kültürel ve botanik bahçesi eksenindeki iç içe geçmiş katmanlı yapısı ile geçmişten bugüne geçirdiği dönüşüm ve değişimlerine odaklanan kapsamlı araştırmalarıyla hafızadan silinmeye çalışılan mekanı irdeliyorlar. "Unutma Bahçesi" uluslararası çapta derin bir araştırmanın sonucu olarak disiplinler arası üretimlerle desteklenerek kamuya açılmayı ve unutturma gayesinden ziyade farklı medyumlardaki üretimlerle bilince nüfuz eden bir sergiyle varlığını kanıtlamayı hedefliyor.

Röportaj: Melike Bayık


Melike Bayık: Öncelikle genç bir sanatçı ve mimar olarak kendinizden sanatsal, estetik ve mimari yönelimlerinizden söz eder misiniz?

Eda Aslan: Lisans eğitimimi Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Heykel Bölümü'nde tamamladım. Şu an aynı üniversitenin resim bölümünde yüksek lisans eğitimime devam etmekteyim. İstanbul’da yaşıyorum ve üretimlerimi burada gerçekleştiriyorum.

Sanat eğitimim boyunca akademi ile bireysel üretimim arasında kurduğum köprü; araştırma ve araştırmanın bulgularını pratiğe dökme temelli olarak devam etti. Buna bağlı olarak kullandığım malzeme, form ve anlatı her üretimde birbirinden farklılık gösteriyor ve hafıza, mekan, tarih gibi bağlamlar ile ilişkileniyor diyebilirim. Ben kendi üretim sürecimi biraz geçmiş takıntısı olarak tanımlıyorum. Bu noktada ürettiğim, o dönem mesele edindiğim her şey aslında geçmişle bir diyaloğa girme durumunu tetikliyor bende. Bulunduğumuz konum gelecek tahayyülünün aksine, değişen, kaybedilen ve unutmanın her türlüsünün mümkün kılındığı bu coğrafyada kaydetme obsesyonu gibi bir reflekse dönüşmüş durumda. Öte yandan tarih yazımı bile her zaman eril bir konumdan yazılıyor. Buna bağlı olarak geçmiş ile girilen bu diyalogda kayıt tutmanın, arşivlemenin ve muhafaza etmenin oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.

Dilşad Aladağ: İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Mimarlık eğitimi aldım. Taşkışla’nın disiplinler arası öğrenme ortamını eğitimim paralelinde çalıştığım kültür merkezli üretimler takip etti. Eğitimim süresince kent, mimarlık nesnesi, ortak peyzajlar, temsil biçimleri, toplumsal hafıza ve kişisel hatıra konuları üzerinden üretimler yaptım. Bu süreçte mimarlığı yalnızca tasarım yapmaktan çok daha fazlası olarak öğrendim, hala da öyle görüyorum. Kurucularından olduğum Plankton Project kolektifi ile kentsel problemlere küçük ölçekli tasarım önerileri araştırdım. Kolektif pratiği kentteki alternatif bir tasarım ve üretim ağına yerleşiyor, açıkçası bu deneyim coğrafyaya ve tasarıma dair bir umutlanmamı sağladı. Eğitimim sonrasında ŞANAL Mimarlık, Araştırma ve Kentsel Tasarım ve Aslıhan Demirtaş Mimarlık, Tasarım ve Araştırma Stüdyosu'nda mimarlık pratiğimi, “ortak mekan” ekseninde araştırarak ve üreterek sürdürdüm. Bir yandan mekan ve temsil üzerine sorgulamalarım sanat yönetmenliği yaptığım Tuzdan Kaide ve Aidiyet adlı uzun metraj kurmaca filmler ile devam etti. Unutma Bahçesi projesinin bir arada yürüttüğüm bu farklı pratiklerle ilişkilenen bir tarafı hep oluyor: Şehrin ortasında bir mekan, erken cumhuriyet modern mimarlık örneği enstitü yapısı, toplumsal hafıza ve kent ilişkisi, mekanın temsili, kolektif çalışma pratiği ve umut... Profesyonel çalışmalarımdan ayrı tuttuğum bir yerde, biraz da içine kapanık bir şekilde sürdürdüğüm kişisel hatıra eksenli üretimlerime de devam ediyorum. Bunlar daha çok fotoğraf, video, kolaj ve desen ile günlük kayıtları olarak nitelendirilebilir.


Fotoğraf : Fikren Can Kuşadalı



M.B.: Araştırmalarınız ekseninde Aldred Heilbronn Botanik Bahçesi’nin kuruluş öyküsü, tarihsel süreci ve kültürel yapısından söz eder misiniz?

D.A.: Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi 1937 yılında, Almanya’daki baskılardan kaçarak Üniversite Reformu sırasında Türkiye’ye gelmiş Alman Profesörler Alfred Heilbronn, Andrea Naville, Leo Brauner tarafından kurulmuş. Profesörlerin her birinin ayrı bir kaçış öyküsü var, bahçe bu sebeple de onlar için burada kurdukları bir eve dönüşmüş. Betonarme yapı profesörlerin de danışmanlığında Ernst A. Egli tarafından modernist bir üslup ile tasarlanmış. Seralar ve bahçeler ise Almanya’dan getirtilen malzemeler ile Alfred Heilbronn danışmanlığında yaptırılmış. Bahçenin kültürel yapısını ifade edebilmek için arazinin bahçe öncesi tarihsel sürecine de bakmak gerekiyor.

Osmanlı’dan günümüze belirli periyotlarda Yeniçeri Ocağı, Şeyhülislamlık, İstanbul Kız Lisesi gibi kurumlar da burayı sahiplenmiş. Arazi Osmanlının bir döneminde “Ağa Kapısı” olarak gayrimüslim ailelerin devşirme çocuklarından oluşan Yeniçerilerin, iktidarda söz sahibi olmuş grubu; Yeniçeri Ağaları'na ev sahipliği yapmıştır. 1826’da ise II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı’nın kanlı bir şekilde kaldırılmasına şahit olmuştur. Sonrasında olası bir yeniden filizlenmeyi önlemek de adına burası Osmanlı’da geneli Müslüman Türklerden oluşan güçlü bir kurum olan Şeyhülislamlık’a devredilmiştir. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin çöküşü, modernleşme süreçleri ve 20. yüzyılda Dünya’nın girdiği değişime ayak uydurmayı hedefleyen Cumhuriyet devrimi ile Şeyhülislamlık kurumu Diyanet İşleri Başkanlığı'na dönüşmüştür. 1923’te arazideki Şeyhülislamlığa ait yapıların fetvahane dışında kalan kısmı, İstanbul Kız Lisesi’ne devredilmiştir. 1926 çıkan yangın ile yıkılan yanan Kız Lisesi’nin bulunduğu yapı 1930’lu yıllara dek harabe halinde kalmıştır. O dönemde Üniversite Reformu ile yapılaşan İstanbul Üniversitesi’nin Biyoloji Bölümü ve Botanik Enstitüsü’ne yeni bir yer arayışı doğar. Dönemin Eğitim Bakanı Reşit Galip’in önerisi ile; iklim özellikleri, arazinin eğimli yapısı ve diğer fakültelere yakınlığı göz önünde bulundurularak yeni Biyoloji Bölümünün bu arazide kurulmasına karar verilir. Fakülte yapısının inşası 1935 yılında başlar. 1937 yılında ise eğitim öğretime başlanır. Burası kurucu profesörleri için yalnızca bir çalışma ortamı değil, yabancı oldukları bu kültürde sahiplendikleri bir yer, sığınak da olmuştur. 1957 yılında Türkiye üniversitelerinde çalışma yaşının yetmiş ile sınırlandırılması sebebi ile Alfred Heilbronn Almanya’ya döner ve Münster Üniversitesi’nde çalışmalarına devam eder. 1957’de bahçenin üst iki katı Süleymaniye Camii’nin siluetini bozduğu sebebi ile yıktırılır. 1993’te İstanbul Müftülüğü yapı hakkında fuzuli işgal davası açar. 2013 ve devam eden yıllarda, farklı politik çerçevelerde müftülük arazide hak iddia etmeyi, burada bulunan yapının yıkılarak şeyhülislamlığa ait yapının yeniden inşası taleplerini sürdürür.

Tarihsel sürece dair bu kısa özet yapının yer aldığı arazinin nasıl bir kültürel kesişimde yer aldığını gösteriyor. Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi'nin fiziksel mekanında da bu tarihsel sürecin izlerini takip etmek mümkün. Arazide yapının Şeyhülislamlık olduğu dönemden kalan Cümle Kapısı, Meşihat Arşivi veya Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışına işaret eden bir kafa kesme taşı ile karşılaşabiliyorsunuz. Öte yandan yeni bir başlangıcın, kendi coğrafyasından uzakta yeni bir coğrafyayı merkezine koyarak çalışan bilim insanlarının izlerini de görebiliyorsunuz. Bir de bitkiler var, sınırları çizili bir mekanda yeni bir habitat kuran ve her yeri saran bitkiler...

M. B.: Peki, İstanbul Üniversitesi, Botanik Enstitüsü, Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi ve bu arazi üzerine araştırma yapma fikriniz nasıl oluştu? Sizi bu araştırmayı yapmaya sevk eden durum neydi?

E.A.: Dilşad ile uzun zamandan beri tanışıyorduk, birbirimizin pratiklerini takip ediyor ve farklı projelerde birbirimizin üretimlerini izliyorduk. Bahçe ile tanışıklığı olan Dilşad idi. Ayrıca kendisi botaniğe çok meraklı ve bu merakını da kendi bireysel projelerine de dahil ettiğini biliyordum. Dolayısıyla beni bahçe ile buluşturan Dilşad oldu. Bu tanışıklık tam da Botanik Bahçe’nin ve Botanik Enstitü’nün en çalkantılı dönemine denk geldi. Birlikte bahçeyi detaylı tanıma, aslında öğrenme fırsatı buldum. Bizim bu proje ortaklığı ile ilgili ilk yola çıkışımız; -bu bahçe yakın bir zamanda diğer tüm mekanlar gibi yeni bir hayalet mekana dönüşecek-, biz bu bahçe için ne yapabiliriz sorusu etrafında şekillendi. Bu ne yapabiliriz sorusunun elbette diğer üretimlerimizde de olduğu gibi sonucu net bir şekilde belirlenmemişti. Bu süreç o bahçe içerisinde yapabileceğimiz geziler, tutabileceğimiz notlar vs. gibi  bahçenin yakın tarihine odaklanan ve sonrasında da mekanın hafızasına eklemlenebilecek şekilde daha küçük adımlarla ilerledi. Fakat bahçenin fiziksel yapısının ötesinde her şey o kadar iç içe geçmiş, ilişkilenmiş ve anlatmayı bekler durumdaydı ki hikayeleri, bitkileri, anlatıları, kişileri, mekanları birbirinden koparmak mümkün değildi.Dolayısıyla bu birbiri ile ilişkilenen çok bileşenli olaylar, anlatılar bizi tuhaf bir yolculuğa çıkardı desek doğru olur sanırım.

D.A.: Bahçe ile ilk kez Ali Taptık’ın 2014’teki Venedik Mimarlık Bienali üretimi için çalışırken karşılaşmıştım. Gittiğimizde bir kış günüydü, içerdeki buhar bahçeyi her zaman olduğundan daha mistik bir yer haline getirmişti. İstanbul, herkesin bir sığınağa ihtiyaç duyduğu çok karmaşık bir yapı... Bahçe, hikayesini bilmeden benim için bir sığınağa dönüşmüştü. 2017 yılına dek botanik merakı, mimarlık eğitimi gibi türlü sebeplerle veya bazen sadece keyfi sürekli bahçeyi ziyaret ettim. 2013’te o zamanların rektörü Yunus Söylet’in bahçe ve enstitü binasının müftülüğe devredilmesi ile ilgili belirttiği fikirlerini ve sonrasında buna verilen tepkileri internette görmüştüm ancak yine de 2017’de açığa çıkarılan devir kararı şok ediciydi. Devir haberinin ardından bahçeyi koruyamıyorsam da kaydetmenin bir yöntemi olmalı diye düşünmeye başladım. Aynı dönemlerde Eda ile birbirimizin pratiklerini takip ediyor ve birlikte üretmeyi istiyorduk. Eda’nın toplumsal hafıza ve mekan odaklı kaydetme ve biriktirme pratiğinin de etkisi ile Eda’yı bahçeyi gezmeye davet ettim. Birlikte mekandaki ilk gezimiz ile bahçeye kendimizi kaptırdık ve Unutma Bahçesi için çalışmaya başladık diyebilirim.



M.B.: Açıkçası bu kadar önemli bir bahçe, bugün İstanbul’un göbeğinde olmasına rağmen bilinmiyor. Bilinmemekle birlikte oldukça ironik bir şekilde aslında özellikle saklanmış gibi. Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi üzerine çalışırken kimlerden, hangi kurumlardan destek alarak araştırmalarınızı sürdürdünüz?

D.A.: Bahçenin bilinmeme hali çok farklı nedenlere dayanıyor. İstanbul’un göbeğinde fakat bir o kadar da gizli bir konumda bulunuyor. Öncelikle açık bir kampüs kurgusunda yer almıyor bahçe, ziyaret edebilmek için üniversiteye girmeniz gerekiyor. Tabii bundan da önce İstanbul Müftülüğü kapısının ardında bir Botanik Enstitüsü olduğunu tahmin etmeniz gerekiyor. Bu durum da bahçe ile gündelik karşılaşma ihtimallerini hatta ararken bulma ihtimallerinizi bile epey bir düşürüyor. Öte yandan önceki soruda detaylı açıkladığım arazinin geçmiş kullanımlarının da etkisi ile bahçenin sosyal ve politik bir yeri var. Bu da bahçeyi dönemsel politik gelişmeler ile ilişkili bir pozisyona sokuyor. Örneğin; değişen belediye birimleri ile bahçede çalışan bahçıvan sayısı da değişmiş ve bahçe bakımsızlaşmış veyahut bahçe Tarihi Yarımada’daki diğer yapılardan daha önemsiz görülerek belediye tarafından hazırlanan turizm rehberlerine girememiştir. Bir yandan bahçenin Süleymaniye’ye yakın olduğu kadar onun gölgesinde de kaldığını söyleyebiliriz. Bahçe ile ilgili çalışırken İstanbul Üniversite’sinden çok destek aldığımızı söyleyemeyiz daha çok bağımsız olarak vaktiyle burada çalışmış veya hala çalışan akademisyenlerden destek aldık. Bizimle birikimlerini, hatıralarını ve bir de bahçeyi de konu alan akademik çalışmalarını bizimle paylaştılar. Buna ek olarak bahçede çalışmış ve üretmiş profesörlerin çocukları ile iletişim kurduk, onlardan destek aldık. Prof. Dr. Feza Günergün, Kurt Heilbronn ve Metin Türkmen bizimle arşivlerini ve anılarını paylaştılar.

M.B.: Bahçenin geçmişten bugüne gelen sosyolojik etmenlerle örüntülenmiş katmanlı yapısı kadar bireysel öykülerle de çoğalan ve büyüyen manevi bir tarafı var. Bu bahçe üzerine bu kadar çok bileşen mevcutken araştırmalarınızı nasıl sürdürüyorsunuz? Bahçenin konumu, enstitünün güncel durumu, kişisel öyküler, değişim ve dönüşümü gibi konularda hangileri sizin rotanız içinde?

E.A.: Bahçe’yi gezdiğiniz zaman ilk olarak hissettiğiniz şey tuhaf bir bir aradalık hissi. Her bitki kendi hiyerarşisini korumuş, bilimsel bir alana tezat oluşturacak şekilde de mekanı ele geçirmiş gibi, dağınık ve yabani durumda. Bu yerleşme ve bir aradalık hissi kişisel anılarda, kurucu profesörlerin hikayelerinde, güncel durumunda da mevcut. Dolayısıyla bu parçaları birbirinden ayırmak pek mümkün olmuyor. Unutma Bahçesi’ne bakacak olursak kaydetme ve anlatma temelli iki aks üzerinden ilerliyor. Aynı zamanda da yarı biyografik bir proje; anlatma aksı Botanik Bahçesi ve Kurucusu Alfred Heilbronn’u merkezine alıyor. Nazi dönemi iktidarında topraklarından ayrılmak zorunda kalarak çalışmalarını bu topraklarda sürdüren Alfred Heilbronn ile bugün seksen yılı aşkın süredir yaşadıkları bahçeden taşınmak zorunda kalan bitkiler arasında ciddi benzerlikler var. Bu bahçeyi ve hikayeleri; köken, yerleşmek, yerinden olmak gibi bağlamlar üzerinden okumak mümkün. Dolayısıyla her bir hatırat, hikaye projenin anlatı kısmına eklemlenmektedir.

D.A.: Öncelikle bahçenin fiziksel mekanını ve hissini farklı medyumlar ile kaydetmeye odaklanmıştık. Bir sonuç ürün kaygısından ziyade kaydetme eyleminin kendisine odaklandığımız için süreçte karşılaştığımız her bilgi veya olay bizim için ayrı bir anlama dönüştü denilebilir. Bahçe bitkilerin ve bahçeden yolu geçen insanların hikayeleri ile dolup taşan bir mekan. Nazi baskısından ötürü göçmek zorunda kalan profesörler ile taşınma ihtimali hala olan bitkilerin öyküleri birbirine benziyor. Mesela bu karşılaşma, projenin “kaydetme” odağına paralel olarak “anlatma” odağını oluşturdu ve hikayeleri aramaya, dinlemeye, birbirine bağlamaya ve çoklu bir anlatı oluşturmaya başladık. Hikayelerini öte yandan güncel karar üzerinden başlayan serüveni bu güncel kararın derinlerdeki çıkış noktasını anlamak üzere sürdüğümüzü söyleyebiliriz. Bahçenin tarihi ile ilgili ulaştığımız ipuçlarından bahçenin yer aldığı arazinin politik ve sosyal değişimlerden sürekli etkilenen, değişen bir pozisyonu olduğunu gördük. Taşınma, devredilme kararının bu pozisyon ile ilişkisini deşifre edebilmek adına Osmanlı’dan başlayan bir tarih okuması yapmaya karar verdik. Gazete, ferman ve resmi yazışmaların yanı sıra kişisel belgeler, anılar, fotoğraf albümleri de okumamıza eklendi.

M.B.: Bahçe, enstitü ve arazi üzerindeki çeşitlilik karşısında geçmişten bugüne ele aldığınız araştırmalarınız oldukça ilgi çekici. Araştırmalarınızdan oluşan birbirinden farklı verileri nasıl, hangi  yöntemlerle arşivliyorsunuz?

E.A.: Proje süresinde çok fazla arşivde, hikayede, anlatıda bahçenin ve profesörlerin izini sürdük. Bahçe ile tanışıklığı olan ikinci kuşaktan profesörlerin anıları, kurucu profesörlerin arşivleri, gazete arşivleri gibi farklı mecralarda fotoğraf, resmi belge, gazete kupürü vs. gibi birçok dokümanı bahçe arazisinin kronolojisine göre tasnif ettik. Bu şekilde arazinin sürecine ve bu süreçte alınan kararlara daha neden sonuç ilişkisi ile  yaklaşabiliyorsunuz. Çünkü birbiri ile kesişen birçok konu var. Örneğin; Alfred Heilbronn’un İstanbul’a geliş süreci ve Nazi Almanyası’nda kesişen olayları birlikte düşünmeniz gerekiyor. Süreçte çeşitli boşluklara yerleşen bir sürü doküman ile birlikte araştırma sürecinin çeşitli bulguları da  farklı medyumlarda sergiye dahil olacak. Bunun yanı sıra projenin yine sergi sürecinde görülebilecek bir herbaryum denememiz oldu. Projenin kaydetme kısmında toplayıcı konumundayız. Bu toplayıcılık hali botanikçilerin de kendilerini tanımlamakta kullandıkları bir terim. Bir toplayıcı olarak botanikçiler çeşitli coğrafyalarda topladıkları bitkileri, tohumları kurutarak, tasnifleyerek kurutulmuş bitki koleksiyonu olan herbaryumları oluşturuyorlar. Bilimsel alana hizmet amacıyla kurulan bir tür müze diyebiliriz. Bizim herbaryum denememiz ise Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi'nde yer alan tüm bitkilerin tasnifi ve bilimsel kodlarından yalıtarak bir arşiv oluşturmaktı.



M.B.: SALT Galata’dan araştırma desteği alarak proje üzerindeki incelemelerinizi farklı bölgelerde sürdürüp, konuyu daha derin bir şekilde ele alıyorsunuz. Bu noktada Alman bir botanik uzmanı olan AlfredHeilbronn sayesinde araştırmanın bir ayağı da Almanya olabilir mi? Eğer öyleyse bu süreçten söz eder misiniz?

E.A.: Araştırmaya vakıf olmak ve tarihsel bir okuma yapabilmek adına müftülüğün arşivleri, gazete arşivleri, kişilerin tuttuğu kayıtlar, hatıratlar gibi bahçe arazisi ve kişiler ile ilişkilenen çok sayıda arşiv taradık. Hala da bu süreç devam ediyor. Öte yandan her bir fotoğrafın hikayesini arşiv sahiplerinden dinlemek ve kendimize sorduğumuz sorularda boşta kalan yerleri doldurmak gerçekten inanılmaz. Elbette profesörler için Almanya oldukça önem arz ediyor. Bizim projemiz için de öyle. Neticede doğup büyüdükleri, geride bıraktıkları topraklarda profesörlerin izini aramak, araştırmanın kritik sürecinin bir parçası... Önümüzdeki süreçte gerçekleştirmeyi planladığımız bir Almanya seyahatimiz olacak. Orada Alfred Heilbronn’un oğlu Kurt Heilbronn ile anne ve babasının kişisel arşivi üzerinde çalışacağız, aynı zamanda Münster Üniversitesi de profesörün hikayesinde önemli bir yere sahip. Alfred Heilbronn İstanbul’a göç etmeden önce Münster Üniversitesi'nde meslek hayatına devam ediyor. Nazi Almanyası’nın yoğun baskılarına dayanamayarak birçok profesör ile birlikte  İstanbul’a göç eden Profesör Heilbronn İstanbul’da yeni bir  hayat kuruyor ve aynı kurumda çalışan Prof. Mehpare Başarman ile hayatlarını birleştiriyor.Ardından çeşitli sebeplerden dolayı, biraz da kırgınlıkla yeniden Münster’e ve çalıştığı üniversiteye geri dönüyor. Mehpare Hanım da 60 ihtilali ile üniversitedeki görevinden ayrılarak başka bir kırgınlıkla Münster’e göçüyor. İstanbul’daki araştırmanın devamı olarak Alfred ve Mehpare Heilbronn’un Frankfurt ve Münster’deki sürecine odaklanmak istiyoruz.  İstanbul'da iken bile yazışmalarından görebildiğimiz, ardında bıraktıkları süreci, mekanları ve ikisinin de burası ile bağını daha belirgin kılmak, araştırma sürecimize dahil etmek hedefindeyiz.

M.B.: Projenin katmanlı yapısı nedeniyle aslında oldukça farklı verileri elde ederek, bu verileri bir sergiye dönüştürme fikriniz var. Sergide bu araştırmanın ne gibi yönlerini, hangi disiplinler ile ortaya koymayı planlıyorsunuz?

E.A.: Dilşad ile farklı disiplinlerden geliyoruz. Fakat birçok konuda yaklaşımımız çok benzer ve aynı hassasiyette. Bu sergide bir araya gelecek parçaların birçoğu araştırma sürecinin de bulgularını kapsıyor. Bahçeyi deneyimlediğinizde hissettiğiniz ilk şey bir şeylerin size fısıldadığı hissi oluyor. Farklı deneyimlere açık, farklı duyularla algılanan bu mekanı suretinden koparıp, ardındaki hikayeleri ve hisleri ile aktarmaya çalıştık.  

D.A.: Bu son zamanlarda en sık irdelediğimiz konu aslında. Eda ile farklı ancak çok fazla ortak noktası olan pratiklerden geliyoruz. Malzeme ile etkileşimimizin, mekan ve deneyim üzerinden düşünme biçimimizin yakınlaşıyor oluşu üretimlerimizi de şekillendiriyor. Bahçe tüm duyulara ayrı ayrı yoğunluklarda hitap edebilen, farklı duygular uyandıran çok katmanlı bir mekan. Sergi fikri bu duyular mekanında kaydettiğimiz deneyimleri alternatif bir mekanda yeniden üretme hedefi ile ortaya çıktı. Bitkileri görmüyoruz ama birbiri üstüne düşen öykülerini dinliyoruz. Kokularını duymuyoruz ama gölgeleri arasında dolaşıyoruz. Karanlık bir herbaryumda bahçeyi geziyoruz. Suya düşen siluetlerde bahçeden yolu geçenler ile tanışıyoruz. Bu üretimler elbette ses, video, fotoğraf, desen, arşiv gibi medyumları birbirine karıştırarak meydana geliyor. Bu deneyimlerin yanı sıra izleyiciye bu mekanın kim olduğunu, başından neler geçtiğini ve bugüne dek neden hafızamızda bir yeri olmadığını anlatmak adına araştırmamızın görsel çıktılarını da tarihsel bir anlatı ile birlikte sunmak istiyoruz. Haritalar ve zaman çizelgelerinin üst üste geçtiği; lineer zaman çizgisinde birbirini etkileyen durumların bir arada okunabildiği bir görsel anlatı oluşturmak istiyoruz.



M.B.: AlfredHeilbronn Botanik Bahçesi, arazisi ve İstanbul Üniversitesi Botanik Enstitüsü üzerine olan incelemeleriniz gittikçe derinleşen yapısı ile neredeyse sonuçtan çok sürece odaklanıyor. Araştırma ve sergileme kısmında SALT Galata dışında destekçileriniz ya da sponsorlarınız var mı?

D.A.: Eda ile ikimiz profesyonel olarak birçok başka işi de bu proje beraberinde yürütmekteyiz. Bu sebeple bazı noktalarda araştırma ve sergi yavaşlıyor, bazı noktalarda hızlanıyor. Geçen bahar yapının yer aldığı arazinin tarihi ile ilgili ulaştığımız ipuçlarını takip etmek üzere başladığımız araştırma 2018 SALT Araştırma desteğine hak kazanan projelerden biri olarak seçildi. Ancak bunun dışında maddi anlamda bir destekçimiz yok. Önümüzdeki süreçte araştırmanın parçalarını tamamlamak üzere bahçenin kurucularından Alfred Heilbronn ve profesörlerinden Mehpare Heilbronn’un izini süreceğimiz Almanya seyahatimize ve araştırma sunumuna odaklanmış durumdayız. Sunumun ardından sergiye odaklanmayı, üretimin yanı sıra sponsor arayışlarına da girerek projemizi geliştirmeyi düşünüyoruz. Araştırma sürecimizde Alman Başkonsolosluğu, Münster Üniversitesi gibi kurumlar ile projemizi paylaştık ve çeşitli yardımlarını aldık. Projenin Almanya ile de kurduğu bağlar üzerinden ortaklıklar geliştirmeyi ve iki ülkeden de destek arayışına girmeyi düşünüyoruz.

M.B.: Son olarak bu meşakkatli  araştırmanın sanatsal ve arşivsel bir yöntem ile incelenerek kamuya sunulması ne gibi bir önem taşıyor?

E.A.: Kişisel olarak kolektif üretime olan inancı minimumda bir insanım özellikle de sanat alanında bunun oldukça güç olduğunu düşünüyordum, daha önce deneyimlediğim ya da takip ettiğim türlü oluşumlardan dolayı. Fakat bu projede bir araya geldiğimiz kişilerle aslında ne kadar mümkün olduğunu gördüm. Uzun süreli bu yola çıkışta farklı disiplinlerden birçok kişi kendi alanlarında projeye türlü katkı sağladı ve bizim kadar sahiplendi. Bu sahiplenme durumu, kurtarıcı rolü üstlenmekten öte, bu insanlarla kurduğumuz tüm diyalog; birbirimizi teskin etmenin, bu garip süreçle baş etmenin yoluydu belki de. Ben oldukça umut verici buluyorum bu süreci.

Bahçe arazisi, mimarlık tarihi açısından oldukça önemli... Çünkü çok fazla bileşeni, olayı, yapıyı bünyesinde barındırıyor. Aynı zamanda Süleymaniye’deki pek çok yapının da gölgesinde kalmış bir alandan söz ediyoruz. İstanbul’un hafızasından silinmeye  zorlanan yapıların, hikayelerin kaydını tutmak aktarmak tarih yazımına da bir katkı. Aynı zamanda hatırlayabildiğimiz ölçüde sahipleniyoruz, sahiplenebildiğimiz ölçüde hatırlıyoruz.

D.A.: Bahçenin fiziksel mekanını ve sunduğu deneyimi kaydetmek, bir üretimin merkezine koymak ve onun üzerine çalışmak her şeyden önce bahçeye bir değer atfediyor. Mekanın neden korunması gerektiğine dair öneri sunuyor. Öte yandan hafıza, kent ve insan arasındaki ilişkinin “aidiyet” duygusu ile çok kuvvetli bir bağı var. Önünden geçerken o kentte yaşadığınızı hissettiren bir mekan değersizleştirilip yok olduğunda, bir izi bile kalmadığında aslında bu kente ait hissetme olanağımız azalıyor. Bizim yalnızca mekanlarımız değil, o mekanlara dair hafızamız da yok sayılarak elimizden alınıyor. Belki de bu sebeple yitirdiğimiz bu mekanlara dair gittikçe hissizleşiyoruz. Bu projenin kamuya sunulması ile enstitü yapısı ve bahçenin hafızasını izleyiciye sunarak en azından bahçe özelinde bu hissizleşmenin önüne geçmeyi de diliyoruz. Ayrıca hala umutluyuz, bahçenin hatıraları ile birlikte hep yeşil kalacağına inanıyoruz.

Sayı 21
Şehrin Lezzet Durakları: Esnaf Lokan... Maiizen