Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Serkan Demir Söyleşisi

18.02.2015
Sayı 7

Serkan Demir’in, 13 Mart-12 Nisan 2014 tarihleri arasında Cer Modern-Hub galeride gösterilen “tezahür” (emergence) adlı sergisi üzerine.

Kendinizden ve sanatsal sürecinizden bahsedebilir misiniz?

1999 Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Öğretmenliğinden mezun oldum. Yüksek lisans ve Sanatta yeterlik sürecim Hacettepe Ünversitesi Heykel bölümünde geçti. Öğrencilik yıllarından itibaren meraklı bir öğrenci olduğum söylenebilir. Form ve mekan ile uğraşmak, tasarımla uğraşmak hep ilgimi çekmiştir. Bir şeyin başka bir şeye eklenebilme olasılığı, sürecimde önemli bir yere sahiptir. Bu cümle eklemlenmeyi, bir şeyi başka bir şeye bağlama olanağını içermektedir. Son dönem çalışmalarım da bu yöntem eşliğinde gelişmiştir.

Ankara’da Cer Modern sanat merkezinde, Mart ayında “tezahür / emergence” isimli bir serginiz oldu. Bu sergiye adını veren ‘Tezahür’ sözcüğü bildiğimiz kadarıyla Arapça bir sözcük. Bu sözcüğün serginize başlık olarak belirleme gerekçenizi biraz açıklayabilir misiniz?

Tezahür sözlük manası olarak, belirme, ortaya çıkma, belirti, görünüm olarak bilinen bir kelime. Kökü ise ‘zuhur’dur ki o da tanrısal bir içeriğe de sahiptir yani ilahi bir görünürlük durumu, biraz da gerçek üstü bir görünürlük durumu, ansızın, bir anda gerçekleşen bir görünürlük durumu olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla böyle bir sözcüğün benim hem çalışmalarımla hem de üretim biçimim le doğrudan ilişkisi olduğunu söyleyebilirim. Çünkü son yıllarda yaptığım projeler de çoğunlukla coğrafya olarak incelendiğinde Ortadoğu ve bölgesel strateji, konu olarak analiz edildiğinde ise inanç kavramı ve bu yapıya paralel hareket eden siyasal bütün karşımıza çıkar. O nedenle sergi başlığı olarak ‘tezahür’ sözcüğünün seçilmesi ve çalışmalarımla ilişkilendirilmesi çok da zor olmamıştır. Zaten dini referanslara ve inanç kavramına dayandırdığım çalışmalar bu sergi de de yer almaktadır. Anlam olarak da yapıt böylesi bir görünürlük duygusunu, yani tezahür sözcüğünün içerdiği şekliyle bizlere sunabilir. Bir yapıtla karşılaşma anı çoğunlukla (tezahürde olduğu gibi) beklenmeyen anda beklenmeyen görünürlükleri ve anlamları yaratabilme gücüne sahiptir. U. Eco’nun açık yapıt kavramı bunu çok iyi özetler.

Çalışmalarınızda hazır nesne, atık nesne ya da geri dönüşüm olarak tanımlanabilecek nitelikte şeyleri kullanıldığınızı görüyoruz. Bu serginizde de Ready-Made işler var. Sizce nesne odaklı bir üretim sürecinin ifade olanaklarına katkısı nedir?

Zaten sanatta nesne, nerdeyse sözcüklerin belki cümlelerin ve hatta pasajların yerini aldı, yer değiştirdi. Bir tür kısaltmaya bile dönüştü. Sanatsal okumanın çağrışıma dayandığını, sezinlemeye dayandığını biliyoruz. Dolayısıyla bu açık okumayı gerçekleştirecek en önemli formüllerden, kayıt makinelerinden biri de nesnelerdir. Kullanıldığı alan, ait olduğu kültür, gerçekleştirildiği öz, organik bileşenleri ve daha birçok gerekçe nesnenin sanatta yaygın bir şekilde kullanımına olanak sağlıyor. Mağara duvarlarındaki tasvirle başlayıp insan bedenine entegre edilen birçok yapıya kadar kullanılmıştır ve anlatım aracı olarak da çok pratiktir. Böyle bir olanağı pasaj oluşturmakta kullanmak için gerekçe aramaya bile gerek yok. İşin atık nesne olma haline gelecek olursak, evet bazen belli başlı bazı nesneleri tercih etmemin gerekçeleri olabiliyor. Yapıt dediğimiz şey anlam ve anlatımıyla bütün olmak mecburiyetindedir. Nesne yapıtı çözümleyen bir şeydir. Özettir. Konularımla en iyi ilişki kurabilecek nesneleri tabi ki tercih ediyorum ama üretim sürecimi tamamıyla nesneye odaklamıyorum. Nasıl ki şiirin dili günlük kullanımda ve yazı dilindeki kullanımında farklılıklar içerir, nesnenin kullanımı ve gerekçeleri de şiir dili gibi farklılıklar içermektedir. Bir şairin de sözcüklerini seçerken sanatçının nesnesini seçerkenki hassasiyeti taşıdığını düşünüyorum. Sürecimin en önemli noktasını anlam oluşturur. Ve o an anlama en yakın nesne ya da görünebilme potansiyelinden okunabilme potansiyeline dönüşme ihtimali en yüksek olan nesne hangisi ise çalışmada kullanılabilir. Yani yüklem olur. Sözcük olur. Özetle sanatta nesne kullanımı edebiyattaki söz işçiliğine benzetilebilir.

Önceki çalışmalarınızda hareketli enstelasyonlar, kinetik heykeller ve mekanik çözümlemeler, yani heykel geleneğine ait bir biçem var iken ‘Tezahür’ sergisinde geleneksel üretim biçimlerine özgü motifler de var, atık malzeme de var. İlginç bir kurgu karşımıza çıkıyor. Bu çeşitlilikten bahsedebilir misiniz?

Çok basit bir açıklaması var. Malzeme bilgisi ve karşılaşma anına duyulan istek. Sanatla uğraşıyor iseniz materyale farklı bakarsınız. Çok çeşitli malzeme kullanmak gibi vazgeçemediğim bir hastalığım var. Sürecimde karşılaştığım ya da bir şekilde buluştuğum bazı malzemeleri kullanmadan edemediğim olur, fakat anlam bütünlüğü korunduğu sürece malzeme çeşitliliğinin pek bir önemi yoktur. Çünkü malzemenin rolünü sizin beklentileriniz belirler. Benim bir malzeme ile karşılaşma anım hep çok farklı olmuştur. Özellikle mekanik bir yapıya sahip ise doğrudan ilgimi çeker, ancak çalışmalarımdaki hareketli kurgular ve mekanik çözümlemeler eğer teoriye, anlama katkı sunuyorsa tercih ettiğim bir durumdur. Bir şeyin teknik farklılığı ya da ilginçliği çok da önemli değil. Önemli olan konuyu temsil edecek malzemenin doğru tespit edilmesi. Burada da yapma eyleminden çok toplama, seçme eylemi önemlidir. Bu öyle bir şey ki, bir nesneyi seçtiğiniz anda sanki bir cümleyi seçmiş kadar stratejik bir eylem gerçekleştirebilmiş sayılırsınız.
Günümüz sanatının genel görüntüsünü sorguladığımızda Politika ile olan hesaplaşmasına ya da ilişkisine sıkça rastlamaktayız. Siz kendi çalışmalarınızı sınıflandırdığınızda nasıl bir yere koyuyorsunuz?

Çalışmalarınızdaki dilin, yaşanılan gerçeklikle olan temasını ya da ilişkisini nasıl kurguluyorsunuz? Sanatın insanla, toplumla ilişkide olmasına inanan birisiyim. Bu politika olur, ekonomi ya da terapi, bilemiyorum ama özünde suyun vardığı nokta insan olmalı. Sınıflandırmak geçersiz ve yapay bir durum olabilir, çünkü ortada var olan kavram soyut. Bir düşünce sürecini bir şekilde konumlandırmak ya da yerini belirlemeye çalışmak çoğunlukla geçerli olmayan bir yöntem. Ama çağdaş sanatın içinde iseniz, çalışmalarınız da öyle ya da böyle kayıt tutmak zorunda, atölyeniz kayıt mekanı gibi davranmak durumunda, işlerinizi sunduğunuz mekanlar bu bilgi ve belgelerin ve yahut imgelerin tanığı olmak durumunda. Sanatçılar olarak döneme tanıklık ediyoruz. Unutmama davranışını takınıyoruz. Çalışmalarıma gelecek olursak, tabi ki hiçbir yapıt bir çözümleme değil ya da bir öngörü ve yahut benzeri bir analiz değil, ancak küçük ölçekli sosyal, toplumsal eskizler olarak da yorumlanabilir.

Zaten bu topluma ait eskizlerde geleneksel yapıları, inanç kavramlarını ve terminolojisini sıklıkla ele aldığınızı gözlemliyoruz. Türkiye’deki siyasal yapının ve bu ortamda doğan ya da şekillenen görüntülerin, bilgi ve belgelerin sizin ifade olanaklarınızla buluşması nasıl gerçekleşiyor?

Şöyle ki, benim çalışmalarımın genel görüntüsünün iki ana yapıdan oluştuğunu söyleyebiliriz. İlk olarak, inanç kavramının siyasal yapı ile kurduğu bağ, bu bağın toplumsal gerçeklikle olan ilişkisi ve bu eksende ortaya çıkan poetik bir üretim alanı. İkinci olarak ise ortaya çıkan görüntünün genel anlamda algılanış biçimi. Bu üretim alanının politik ve muhalif bir derinliği de bünyesinde barındırdığını söyleyebilirim. Buna eleştirel bakış da diyebiliriz. Toplumsal pratiklerin yapısal bütünlüğü üzerinden geliştirilen bu bakış, çalışmalarımda kolay bir şekilde algılanabilir. Benim için bu süreç bir tür “görsel soruşturma” ya da çözümleme metinleri olarak da adlandırılabilir.

Çoğunlukla yaşadığımız coğrafyanın gerçekliklerinden hareket ettiğim söylenebilir. Tüm bu gerçekliğin fotoğrafını hepimiz zaten zihnimize kazıyoruz. Sanatçı olarak sanki bir tür şahitlik süreci yaşıyoruz, tanıklık ediyoruz. Karşılaştırmalar yapıyoruz ve süreci yaratan izlenimlerden bir harita oluşturmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla da her türlü görüntü, kurgu hepimizi zaten kapsıyor. Bu bir gemi!

Son olarak, Yaygara Güncel Sanat İnisiyatifi kurucularından birisiniz, projeler yürütüyorsunuz. Ve zor projeleri gerçekleştirdiğinizi biliyoruz. Hem bireysel süreciniz hem de buna paralel yürüyen bir inisiyatif süreci var. İki kulvarın birbiri ile olan ilişkisini sağlanmasında karşılaştığınız olumlu-olumsuz durumlar oluyor mu? Siz bu süreci nasıl formüle ediyorsunuz?

Bazen karşılaştığımız zorluklar oluyor tabi ama bizim için önemli olan Yaygara sürecinde kurulan ağın genişlemesi. Bu süreçte biz kendimizi inisiyatif olarak tanımlamadan önce de hep o duyguya ve inisiyatif ruhuna uygun davranıyorduk. Ortak hareket ettiğimiz eylemlerden etkinliklere kadar birçok farklı kulvarda zaten inisiyatif rolünü taşıyorduk. Yani hep sorumluluklarımız vardı. Yaygara, varlık olarak ortaya çıktıktan sonra da durum değişmedi. O nedenle bireysel üretim süreci gibi bir kavramı fark edebildiğimizi pek söyleyemem. Çünkü iki süreç birbirine geçmiş durumda. Sanki birbirine bağlanmış iki farklı bireysel süreç olarak tanımlamam daha doğru olur. Çünkü Yaygara süreci böyle yürüyor ve hatta çoğunlukla bireysel süreç Yaygara oluyor.
Sayı 7
Sanal'da Öne Çıkanlar Agence Le Journal