Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Sabiha Tansuğ Söyleşisi

23.02.2015
Sayı 5

50 yıldır kendini Anadolu giyim kültürüne adayan, Adadolu kadar kocaman bir yüreğe sahip kadın; Sabiha TANSUĞ...

Mecidiyeköy’de, Ortaklar Caddesi'nin hemen başında sekiz katlı bir apartman. 7. katına geldiğimde, mavi gözlü, sarışın, şık giyimli, zarif ve gözleri konuşan güzel bir kadınla karşılaştım, Sabiha Tansuğ. Geçtiğimiz günlerde sohbet etmek için aramıştım. Beni Mecidiyeköy’deki apartman dairesinde oluşturduğu müzeye davet edince, önce inanamadım; sonra hayli utandım.

Anadolu coğrafyasını ezbere bilen ve yaşayarak öğrendim diye övünen ben, burnumun dibindeki, iş
yerimin iki sokak ötesindeki müzeden habersizmişim. Çok utandım çok. Sabiha hanımın her bir konu başlığı uzun uzun anlatılası bir hikaye, bir roman, bir film, bir belgesel...

Onu kimimiz babasından aldığı harçlıklardan, kimimiz de "yazı - tura" iddialarından anımsayacaktır. Çünkü Tansuğ, 70'li yıllara damgasını vuran madeni 50 kuruşların arka yüzündeki geleneksel, düğün başlıklı "Ankaralı gelin"... Tansuğ bugün, sarı saçları, mavi gözleri ile hala çok güzel... Ben bu yazıda Sabiha hanımdan küçük konu başlıklarıyla, onun bu ülkeye adanmış yüreğinden ve kültür yolculuğundan söz etmek istiyorum.

Kırklı yıllarda, batı Trakya’nın Gümülcine şehrinden sabahın erken saatlerinde, at arabasına doldurulmuş birkaç parça eşya ile doğduğu topraklardan temelli kopup gelen bir ailenin, Balkanlar'ın, suyundan mıdır bilinmez! mavi gözlü bir başka sarışını Sabiha hanım... Akıcı konuşması, muhteşem Türkçesi ile zarif bir saraylı hanımefendinin güzel sözlerini ve sohbetini bölmek imkansız... bu nedenle tek bir uzun cümle ile başlamak istedim;

Yöresel giysilere olan ilginiz, koleksiyonculuğunuz, Nuri İyem den aldığınız resim dersleriniz ve pek çok konu başlığınız var, hiç birinde ben araya girmeden, masalsı anlatışınızla siz devam etseniz!

Dedem Recep Ağa’nın haremlik selamlık konağında, dayılar, yengeler, teyzeler... hep birlikte oturuyorduk. Sayısız meyvenin, envai çeşit çiçeklerin açtığı bir bahçedeydi konak. Babam memur bir aileden, annem tüccar bir ağa kızı. Her ikisi de Osmanlıca eğitim almışlar. Babam Üsküdar medresesinde eğitim görmüş. İngilizlerin İstanbul’u işgal ettiği dönemde, tifo salgını başlamasıyla Batı Trakya ya dönmüş. Harf devriminden sonra, Türkiye’den gelen alfabe kartonlarından Türkçe’yi hemen öğrenmiş. Annem ve babam aydın insanlar, hemen bir ekip kurup; köy ve kasabalarda gönüllü eğitmenlik yapmışlar. Babam daha sonraları köy öğretmeni olmuş.

41’li yılların başında ayrıldık Gümülcine’den. Dallarında şarkı söylediğim, çatalına ev yaptığım kayısı ağacımdan, sokağımızdan, bahçemizden ayrılıyor olmak beni hayli etkilemişti. Çocuk yaşımda, göç yolculuğuna çıkarken diktiğim torbaya, çiçek tohumlarını koyduğumu çok net hatırlıyorum.

Yolculuğun sonunda, Meriç kıyılarına geldik. Bizimle birlikte yola çıkan diğerlerinin arabalarında, eşyaları dışında; tavukları, köpekleri bile vardı. Meriç’in karşı kıyısından gelen Türk kayıkları içinde bir Türk askerinin yardımıyla hepimizi karşı kıyıya taşıdılar. İlk durağımız Manisa oldu. Ardından İzmir çevresindeki pek çok yerde yaşadık. Eğitimime izmir ‘de başladım. Ardından Enstitüye devam ettim. Ağabeyim ise Manisa da parasız yatılıda öğrenime başladı. Güç koşullarda yaşam sürdürüyorduk. Daha sonra Göztepe kız enstitüsüne devam etmeye başladım. Okullar tatil olduğunda, incir ve tütün mağazalarında çalıştım. Beni hiç de mutlu etmeyen bu çalışmaların ardından Kemeraltı’ndaki dükkanlara bebek elbiseleri dikmeye başladım. Ağabeyim 1951 yılında Güzel sanatlar akademisi resim bölümünü kazandı, fakat eş dost, “aç kalırsın, para kazanacağın bir iş seç” deyince, ertesi yıl eczacılık fakültesine başladı. Bu defa da İstanbul’a göçmüştük. Fatih'te kiralık bir ev tutuldu ve birlikte yaşamaya başladık. Fırsat buldukça İstanbul’un müzelerini ve camilerini geziyorduk.

Yöresel giysilerle tanışmam: İlkokul birinci sınıfta, 23 Nisan'da bir 'eğribaş' giydirdi annem. (Eğribaş, Milas’da yöreye özgü kadıların giydiği bir başlık)Bu, yöresel giysilere duyduğum ilgi, sevgi ve merakın temeli oldu. Göztepe Kız Sanat Enstitüsü'nün en güzel giyinen kızlarındandım. Şapkalar yapıp satardım. Kemeraltı'nda satılan taş kuklalara elbise dikerdim. Anadolu giysilerinden esinlenirdim.

Koleksiyon Maceram: 1965'te gazeteci Haluk Tansuğ'la evlendim. Bir tatilimizde Bodrum'a giderken otobüsümüz Milas'ta bozuldu. Tamiratı beklerken çevreyi dolaşıyordum. Birinci sınıfta giyip unutamadığım eğribaşla karşılaşmaz mıyım? Büyülenme yaşadım. 35 liraya aldım. Değişik yörelerde gördüğüm başlıkları hatırladım, 'Niye biriktirmiyorum?' dedim. Ve işte hayatımı adadım.

Bu arada Heykeltraş Lerzan Bengisu 'yun İstanbulda kurduğu Rekreasyon derneğinde Nuri İyem’den resim dersleri aldım. Ekonomik anlamda rahatlamaya başladığım yıllardı... çünkü; Beyoğlu’nun ünlü terzisi Lütfiye Arıbal’ın yanında çalışıyordum. Ardından Caddebostan’daki seçkin ailelerin dikişlerini dikmeye başlamıştım. Eşimin ticarete de başlamasıyla ilk arabamızı alıp arabayla yurtdışına çıktık... Viyana; saraylar, müzeler, kahvehaneler... ardından, Paris, Kostüm Müzeleri, Musee de I’Homme, Louvre’u gezme, Londra’da British Museum,Romanya’da krallık döneminde kurulan köy müzesi, Macaristan’ın açıkhava köy müzelerini dolaşmak beni inanılmaz derecede etkiledi...
Bu etkilenmenin ardından, bin bir çeşit kadın el sanatı içinde, sadece oyaları bile ele alsak; bunların her biri Anadolu kültürünün elçileri gibidir. Bu nedenle eşimle birlikte, kırk yıl boyunca Anadolu’dan obje topladık. Yüzlerce, binlerce çeşit obje var. Her birinde bin emek, envai renk ve muhteşem bir hikaye var. Bu birikimi gelecek kuşaklara bırakmak istiyorum. Bunun için 'Türklerde Çiçek Sevgisi ve Sümbülname', 'Türkmen Giyimi' ve 'Anadolu Giyim Kültürü' adlı iki kitap, 200'den fazla yazdığım makaleler. Bunun yanında yayınlanmamış kitaplarım hazır bekliyor. Yurtiçi ve yurtdışı katıldığım uluslararası sempozyumlar, Dış işleri Kültür Bakanlığının katkılarıyla yurtdışı sergilerim ve bu etkinlerin kataloglarındaki yayınlarım ve daha bir çoğu. Biz kaybediyoruz. Müzeler olmazsa geleceğe ne bırakacağız? Bunun önemini bilen ülkeler sadece kendi kültürlerini değil dünya kültürlerini kendi müzelerinde sergiliyorlar.

Müze Fikri ve Piyer Loti Kahvesi: 1963'teki Avrupa gezim çok önemli. O ülkelerde gördüğüm kostüm müzeleri çok ilgimi çekti. 'Tek bir Anadolu köyü kocaman müze olur' diye düşündüm. Viyana ve Paris'te gördüğüm kafelerde de aklım kaldı. Ülkeme döndüm. Mayıs 1964'te Piyer Loti kahvesini yeniden geleneğe uygun olarak restore edip açtım. Çok tutuldu,sevildi,hâlâ unutulmadı. 1964 İstanbul'u akın etti. Yer bulabilmek için günler önce randevu alınırdı.

Paradaki Fotoğrafım: 1968'de Galatasaray Yapı Kredi Bankası'nda 'Anadolu Kadın Başlıkları' sergisi açtım. O zamanki Darphane Müdürü Sait Tanaçan, "Bu başlıklardan biriyle fotoğrafınızı alıp madeni paralarımızdan birine basmak istiyorum. İzin verir misiniz?" dedi. Çok sevineceğimi söyledim. 'Ankara gelin başlığı'yla fotoğrafım çekildi. 'Karşılığında hiçbir talebim olmayacağına' ilişkin kâğıt da imzaladım. Üç yıl geçti. O sergiyi önce Japonya'ya,(EXPO 1970) sonra Paris'e götürdüm. Paris'teyken kayınvalidem resmimin madeni 50 kuruşluk üzerine basılıp piyasaya çıkarıldığını söyledi. Birkaç gün sonra da bir 50 kuruşluğu mektupla gönderdi. Çok heyecanlandım. Kanatlanıp uçuverecektim sanki. Böyle bir şey dünyada ilkti. En sevindiğim olay, sanırım buydu...

En Büyük Üzüntüm: En üzüldüğüm şey, koleksiyonumun müzeye dönüştürülmemesi olmuştu, bu muazzam birikimden kimsenin haberdar olmayışı, bu kültürü dünyaya tanıtamamak, sosyolojik ve antropolojik çalışmalara kaynaklık edecek bu hazinenin gün ışığına çıkamayışı... Bundan büyük üzüntü mü olur? Çocuğu dünyaya getiriyorsun ama ona dünyayı göstermiyorsun! Hareket noktam buydu; Neyse, bugün geldiğimiz noktada benim derdim birikimlerimin gelecek kuşaklara kalması. “Türkler'de çiçek sevgisi ve sümbülname”, " Türkmen Giyimi” "Anadolu Giyim Kültürü" adlı kitaplarımla dergilerde çıkan yazılarımın dışında baş giyiminden, üst ve ayak giyimine bütün birikimlerimi insanlarla buluşturmak istedim ve Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi'nde, uzun yıllar oturduğum daireyi boşaltarak kira evine çıktım. Burayı da dostlarımın el vermeleriyle ayrıca yakın arkadaşım Sezen Aksu’nun mimar arkadaşının son derece yetkin çalışmasıyla müzeye dönüştürdüm. Ve inanılmaz mutluyum. Müzede Anadolu halk giyim kuşamına ait tüm giysiler, yöresel özellikleri de aktarılarak izleyenlere anlatılıyor, yabancı turistlerde müzemize ayrı bir ilgi gösteriyor...

Ünlü halkbilimcimiz Pertev Naili Boratav adına düzenlenen “Halk Bilimleri Ödülü” de dahil olmak üzere sayısız ödül alan, bir o kadar sergiler açan, yazılar, makaleler, kitaplar, resimler... sonsuz bir üretim, sonsuz bir heyecan ve azim... Gerçekleştirilecek sayısız projesi olan Anadolu yürekli kadın Sabiha Tansuğ için yazdıklarım, emin olun kocaman bir kitaptan tek bir sayfa alıntı gibi...

Bu yazıyı okuma fırsatı bulan herkesin, ortaklar caddesindeki, Sabiha TANSUĞ müzesini görmesi gerek. Üzerine bir de sohbet etme imkanı yakalanırsa, o gün hayat size bir armağan vermiş demektir. Bu şansı yakalayabilmeniz temennisi ile saygıdeğer saraylı hanımefendiye şahsım ve Box in a Box İdea okuyucuları adına sonsuz saygılar ve teşekkürler...
Sayı 5
Pari Dukovic Söyleşisi Sanattan Haberler