Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Nevzat Sayın

17.10.2017
Sayı 18

“Bütün iyi tasarımlar gibi, kurgulanmış olanla rastlantısal olanın arasında bir yerde duruyor iyi olan şeyler.”

Röportaj: Merve Aktaş

Fotoğraflar: Şener Yılmaz Aslan


 “UrbanObscura” projesinin “Kentler: Değişen Rotalar Değişen Haritalar” sergisinde yer alma süreciniz nasıl gelişti?

Burcu Perçin söz etmişti ilk kez bu sergiden. Daha sonra küratör Ayşin Zoe Güneş aradı ve sergiye davet etti. Davet mektubunun birinci cümlesi “Kent, kentlilik, kent mimarisi ve kent mekanı kavramları bizim için ne anlama geliyor?” sorusu olunca, katılmaktan başka bir yol kalmamıştı. “... anıları ve deneyimleri zihne kaydedip arşivleyen, hatırlayan ve arzulayan çok geniş ve kolektif bir hafıza üzerine inşa edilmiş.” diye devam eden metinde, Calvino’nun “Görünmez Kentler” kitabından bir alıntı da görünce iyice pekişti bu sergiye katılma isteğim. 

Hem meslek hayatınız hem kişisel yaşantınız açısından coğrafyanın sizin için çok önemli bir konu olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu anlamda bize “bildiğiniz yerlerden” bahseder misiniz?

Coğrafya en önemli belirleyici... Bu belirleyicinin genellikle tarih olduğu düşünülür ama tarih de coğrafyada oluşur ve gelişir. İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir.” sözüne bütünüyle katılıyorum. Şu fani dünyada her yeri bilmemize imkan yok. Üstelik buna gerek de yok. Ama bizim olan yerleri bilmemiz çok önemli. Bu bizim olan yerlerin bir bölümü bizim irademiz dışında verilmiş kararlarla içine doğduğumuz, içinde büyüdüğümüz yerler, diğer bir kısmı ise hayatımızın belirli evrelerinde yaşadığımız yerler, içinden sevip benimseyip bizim kıldığımız yerler. Bu yerlerin izleri bizde, bizim izlerimiz de buralarda kalıyor. Ne kadar çok iz bırakırsak ve önceden bırakılmış ne kadar çok ize değersek, o yerler o kadar bizim oluyor.

“Kentler: Değişen Rotalar Değişen Haritalar” sergisindeki işinize Ege Bölgesi’ni konu etmenizdeki sebep nedir? Böyle bir çalışmada ele almayı düşüneceğiniz başka yerler de var mı?

Bildiğim başka yerler de var ama en çok Ege’yi biliyorum ve bildiğim sorudan başladım. Ege haritasının bir kısmı bu. En çok bildiğim kısmı ama Kuzey’e, Güney’e ve Batı’ya doğru uzatılabilir bir harita. Ege Denizi’nin karşı kıyısı da bu haritanın içinde. En önemli belirleyici coğrafya olunca ülke sınırlarının da bir önemi kalmıyor. Kendi hayatımız içinde bile ne kadar çok sınırın değiştiğini gördük... Bundan sonra da değişecek ama coğrafya çok özel koşullar dışında bu kadar hızlı değişmeyecek.


Bir coğrafyayı anlamak, çözümlemek ve dahası ruhunu keşfetmek için o yerle nasıl bir iletişim kuruyorsunuz? Bu süreci nasıl yönetiyorsunuz?

Dikkatle bakmak, yeri dinlemek ve dediklerini anlamaya çalışmak; anladıklarımızı anlamlandırmaya çalışmak ve anlamlandırdıklarımızı anlatmaya çalışmak bu sürecin doğal akışı. Böylelikle bizi biz yapan hikayelerimiz oluşuyor. Bir kısmını yönetiyor ama bir kısmını kaçınılmaz olarak rastlantıya bırakıyorsunuz. Müslüm Gürses’in şarkısındaki gibi; “Hayat tesadüfleri sever.” Bütün iyi tasarımlar gibi, kurgulanmış olanla rastlantısal olanın arasında bir yerde duruyor iyi olan şeyler.

Sergide yer alan çalışmanıza benzer şekilde, defterleriniz arasında gün ışığına çıkmayı bekleyen başka çalışmalarınız da var mı? Bu anlamda geleceğe yönelik bir sergi projesi düşünüyor musunuz?

Her şeyi yazıp çizen biri olarak, defterlerimin içinde bana ait çok şey var ama bazılarının gün ışığıyla arası iyi değil. Aklımda bir “labirent” sergisi var ve defterlerimin içinde tek konuda en çok çizim olan konu bu ama henüz nasıl yapmam gerektiği konusunda karar veremedim.

İçinde yaşadığımız dönemin bireyde mekana karşı gelişen aidiyet duygusunu zayıflattığını düşünüyor musunuz? Dünyanın “küresel bir köy” olarak tanımlanması sizin için ne ifade ediyor?

Bu zaman aralığı birbirine benzemeyen şeyleri bir arada yaşatıyor. Milliyetçilik diz boyu ama adam içinde olduğu coğrafyayı tanımıyor. Gelenekçilikten geçilmiyor ama adam geçmişini tanımıyor. Memleket sevdasını dilden düşürmüyor ama memleketi konusunda anlamlı bir fikri yok. Bu yüzden aidiyet konusu konuşmaktan yorgun bir terim olsa bile çok zayıf bir histen öteye geçemiyor. “Küresel bir köy” tanımı da tam bu durumu anlatıyor; tam bir oksimoron. Küresel ise köy değildir, köy ise küresel değildir.

Aynı zamanda bir koleksiyoner ve mimar olarak farklı kavramları ele alış şekliniz, sanata olan yaklaşımınızı sizce nasıl etkiliyor?

Bana “koleksiyoner” denir mi bilmiyorum. Sevdiğim şeyleri topladığım doğru ama bunun bir düzeni yok. Sevmem yetiyor ve bu yüzden birbirine benzemeyen şeyler yan yana durabiliyor. Buna rağmen resimler, heykeller, saatler, bıçaklar ve kalemler özel bir öneme sahip benim için. İstemeden içinde olduğumuz ama eğer şanslıysak zaman içinde isteyerek içinde olduğumuz dünyayı anlamlı hale getiren en önemli şeylerden biri olan sanatın gereksiz şeylerin en gereklisi olduğunu söyleyen tanıma ben de katılıyorum.

Sayı 18
Box in a Box Idea 17. sayı Kapağı Melke On The Road