Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Mert Sandalcı Söyleşisi

06.06.2015
Sayı 3

İnsanoğlu her daim her dönemde, eskiyi aramış ve aramakta…Kimi zaman aradığını bulmuş, kimi zaman bulamasa da aradığının peşini hiç bırakmamıştır…Bu hiç bitmeyecek ve sabır gerektiren bir yolculuktur. Sabır kavramının canlı kanlı halidir, koleksiyonculuk.

Röp: Perihan Yücel

Ülkemizde bu işi sabırla sürdüren, topladığı özel parçalarla; müzeler kuran, külliyatlar yazan, eğitimini aldığı işi bırakıp, koleksiyonculuğu yaşam biçimi haline getiren, sayısız güzel eserin ve yol hikayelerinin zenginliği ve bilgisi ile  insanı kendine hayran eden ve imrendiren bir duayen;  Mert  Sandalcı ile sohbet ettik.


Gerçekleştirdiğimiz bu keyifli  sohbet öncesinde Mert Sandalcı'yı biraz daha yakından tanıyalım.

Mert Sandalcı 1958 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini F.M.V. Özel Işık Lisesinde yaptı. 1980’de İ.D.M.M.A. Galatasaray İnşaat Mühendisliği Fakültesi’nden mezun oldu. 1982’de eczacı Gülnur Sandalcı ile evlendi. 1989 yılına kadar, sırasıyla, Edirne Lalapaşa Çimento Fabrikası İnşaatı saha mühendisi, Çorlu NATO Havaalanı İnşaatı müşavir kontrol mühendisi ve II. Boğaz Köprüsü İnşaatı toprak işleri ve alt yapı şantiye şefi olarak İnşaat Mühendisliği yaptı.

Tüm bu yıllar boyunca mesleki faaliyetlerinin yanı sıra çocuk yaşlarından itibaren filateli ve nümismatik alanlarında ürettiği ciddi koleksiyonları geliştirmeyi ihmal etmedi. 1989’da II. Boğaz Köprüsü’nün bitiminden sonra inşaat mühendisliği alanında mesleki kariyerine son vererek farklı bir uğraş içine girdi ve eşi eczacı Gülnur Sandalcı ile birlikte efemeral belge koleksiyonları üzerine çalışmaya başladı.


Sevgili Mert,  Mert Sandalcının neler başardığını  pek çoğumuz biliyoruz, bir kez de Box in a Box Idea okuyucuları için anlatır mısın? Cevabı sayfalara sığmayacak bir soruyla başlayacak olursak; Mert Sandalcı’nın  koleksiyonculuk yolculuğu  nasıl başladı?

Koleksiyonculuk sanırım kişinin genlerinden kaynaklanıyor. Benim babam ve babaannem tarafında ciddi koleksiyonlar yapmış ve o ruha sahip insanlar varmış. Bu özelliğin genetik olarak bana geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Ayrıca koleksiyonculuğu salt biriktirmek olarak düşünmeyiniz, biriktirme dürtüsü yanında mutlaka tasnif yeteneği ve tasniften keyif almak iyi bir koleksiyoncunun olmazsa olmazıdır. Buna bir anlamda yetenek gözü ile de bakabilirsiniz.

Eğer küçük yaşlarda ailenizde sözü dinlenen ciddi bir koleksiyoncu varsa , sizi olumlu yaklaşıp  yüreklendirmiş, hatta çalışmalarına ortak etmişse, kısaca onun rahle-i tedrisinden geçmişseniz, üstüne üstlük birde mühendislik gibi bir meslek seçmişseniz, iyi bir koleksiyoncu olma şansınız çok yüksektir.

Geçmiş günlere dönersek; benim koleksiyonculuğum çocuklukta başladı diyebilirim. Babam ciddi bir pul koleksiyoneriydi. Yaptığı pul koleksiyonlarını iki kez sattığını ve iyi gelir elde ettiğini biliyorum. Birini 1956 yılında kendi evinin inşaatına başladığında, diğerini 1988 de benim düğünüm sırasında elden çıkarmıştı. Yalnızca bu iki olay bile bu işin yararlarını göstermek açısından çok önemli iki örnek.

Fakat babamın pul biriktirmekten çok fazla keyif aldığını sanmıyorum. O özellikle gümüş para koleksiyonu yapmaktan keyif alıyordu. Cumartesi günleri Kapalıçarşı’dan eve getirdiği torbalar dolusu paranın içinde  tarihlerine göre ayrım yapmanın ve koleksiyonda eksik bir parayı bulmanın keyfini anlatamam. Bu arada Osmanlıca rakamları okuyarak babama yardımcı olmanın keyfi bir başka idi. Evdeki büyük koleksiyonun inşasında  ciddi bir katkı verdiğime inanmış olmam, sanırım sorunun da cevabı.

Mert Sandalcı’nın koleksiyonculuğu daha sonra nasıl gelişti? Ailenin dışında  arkadaş çevresi de konuyla ilgilimiydi? O yaşlarda bir sıkıntı yaşatmadı mı?

How did Mert Sandalcı’s collecting developed after that ? Besides the family even the friends were interested ? Didn’t it cause any  difficulty at those ages ?

Evdeki Mert’i  arkadaşlarımla pek paylaşmadım Babamla birlikte sürdürdüğümüz faaliyetler arkadaş ortamında  ukalalık yapmanın ötesinde bir işe yaramayacaktı ve ben bundan hiç hazzetmedim. Ama bütün bu faaliyetler arkadaşlarımla paylaşabileceğim çok çeşitli koleksiyonlar üretmeme temel teşkil etmiştir. Bunlar arasında, ”Melek Çiklet”lerinin, ”illerimiz” ve “ülke bayrakları” ilk aklıma gelenlerdir.

Yıllar sonra bu koleksiyonları çalışma masamın üzerinde görmek benim en büyük mutluluğumdur.

Örneğin 9-10 yaşlarındayken İstanbul da seyyar Migros arabalarında satılan ürünlere ait fiyat etiketleri toplanan tek mahalle bizimkiydi ve bu çılgınlığın lideri bendim.  Evet 40-45 yıl önce Erenköy değerbilir sokağında çocukluğunu yaşayanlar hatırlayacak. Seyyar Migros arabalarında önceden tartılarak fiyatlandırılmış ürünlerin etiketleri olurdu ve bizler bunları çılgınca toplardık. Her renginden bolca çıkardı ancak lacivert olanı çok nadirdi. Ben topladıkça mahalledeki çocuklarda toplamaya başladı ve bir lacivert etiket için nice mücadeleler veriliyordu, ayılanlar bayılanlar oluyordu. Birde peynir etiketleri vardı; turuncu, beyaz ,siyah. Onlar ıslak olurdu evde ütü ile kurutulur sertleştirir öyle saklardık.

Sonraki yıllar, ilk gençlik yılları…lise , Üniversite çağları…

İlk ciddi koleksiyonları  üretmeye o yıllarda başladım. İlk göz ağrım özel posta damgalarıydı. Babamın da desteği ile oldukça önemli bir birikim sağladım. Filatelik koleksiyonlar ciddi anlamda yapılmaya başladığında ülke adına yarışma, sergileme gibi disiplinleri de beraberinde getiriyordu. Ülkemize en önemli madalyaları kazandıran usta işi görkemli koleksiyonları izlerken, biriktirme kültürünün sadece sahiplenmekten ibaret bir şey olmadığını paylaştıkça daha keyif alındığını gördüm. İstanbul Filateli Derneğinde aldığım ufak tefek görevler bu sergi ortamlarının havasını solumamı sağladı. Araştırmayı, araştırdığını paylaşmayı ve bundan keyif almayı bu dernekte öğrendim diyebilirim.

Bazı koleksiyoncular, hemen hiç paylaşmazlar, evlerinde saklarlar. Sen bütün koleksiyonlarını paylaşan ve yayın haline getiren bir araştırmacısın. Türkiye’de bu anlamda koleksiyonculuğun boyutu nedir?   gelişmiş ülkelere göre ne durumdayız?

Ansiklopedileri aştığınızda koleksiyoncular için pek çok tanımlama yapıldığını görürsünüz. İşin hastalık boyutu da var tabii. Kendimi bu çeşit tanımlamalardan çok uzakta görüyorum. Hastalıklı koleksiyoncunun memleketi olmaz. Her yerde karşınıza çıkabilir ama bizlerin yani son neslin karşına bu türden koleksiyoncular pek çıkmıyorlar. O devirlerin kapandığı kanısındayım.

Hayata geçirdiğin eserlerinden biraz söz edecek olursak...

Öncelikli  konum,  Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kartpostallarını basan editör Max Fruchtermann’ın hayatı ve basmış olduğu 2200’ün üzerindeki kartpostalı bir araya  getirmek oldu.

Aynı dönemde eşim Gülnur Sandalcı  ile birlikte sayıları 7.000’i aşkın Osmanlı ve genç Cumhuriyet eczacılarının hayat hikâyeleri ile ilgilenmeye başladık. 1989 yılından itibaren Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Ticaret Almanakları, konu ile ilgili tüm kişisel arşivleri bir araya getirdik ve ülkemizin dört bir köşesindeki eskici ve antikacıları harekete geçirerek dev bir koleksiyon oluşturmaya başladık. ‘Türk Eczacılık Tarihi’ üzerinde yıllar sürecek bir çalışmaya giriştik ve bu uğraşımız 8 yıl sonra ilk meyvesini verdi. 2500 civarında belge ile oluşturduğumuz  “Belgelerle Türk Eczacılığı” adlı 9 ciltlik eserin ilk cildi 1997’de yayınlandı. 10 yılda 9 cilt olarak basılan eserin yayımcısının Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı olması nedeniyle eserde yer alan koleksiyon aynı kuruma devredilerek Eczacıbaşı İlaç Fabrikası’nda kurulan “Şifa Eczanesi” adı altında bir müze eczanede sergilendi. Eczacıbaşı İlaç Fabrikası’ndaki bu müze, fabrikanın satılmasından sonra Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ne devredildi ve halen burada sergilenmektedir.

Yine 2006 yılında yayımlanan “10. Yılında Novartis” kurumsal tarihçe anlamında hazırladığımız ilk kitaptır. Kurumsal tarihçe çalışmalarımız Coca-Cola-Türkiye ve Abdi İbrahim ile sürdü.  Bu sırada Eczacıbaşı İlaç Pazarlama A.Ş ile birlikte “Eczacılık Günü”nü kutlamak üzere Süleyman Ferit Bey’e ait “Pudra”, “Krem”, “Hafakan Ruhu” ve “Gudron Kuvvet Şurupları”nın replikalarını hazırladık ve bu ürünler konu ile ilgili tarihçe kitapları ile birlikte “14 Mayıs Eczacılık Günü”nde eczacılara dağıtıldı.  2000’li yıllar boyunca Türkiye’yi dolaşarak hekim ve eczacılara “Türk Eczacılık Tarihinden Çeşitlemeler”, “Ne İçün Eczacılık Tarihi” konulu sayısız konferanslar verdim. Koleksiyonum  ve araştırmalarım geliştikçe konferanslarım da çeşitlendi.

“İstanbul’un Sokak Satıcıları” “Kaybolan Seslerin İzinde”, “Türkiye’de Koleksiyon ve Koleksiyonculuk”, “Sol Anahtarından Soru İşaretlerine” gibi Eczacıbaşı, Abdi İbrahim, vb kurumların düzenlediği toplantıların yanı sıra davet edildiğim  pek çok üniversitede gönüllü konferanslar, konferans-dersler verdim  ve halen vermeye devam etmekteyim. 

“1952 den Günümüze Adıyla Tadıyla SANA”, “Fevziye mektepleri Tarihi”, “Osmanlıdan Cumhuriyete Bira’ya Dair”, “Kağıthane-Kemerburgaz-Ağaçlı- Çiftalan  Demiryolu”  bitmiş olan ve şu an hatırıma gelen çalışmalarım, sayısız makale ve düzenli dergi ve gazete yazılarım da halen sürmekte…

Mert Sandalcı bu günlerde hangi projesini hayata geçirmeye çalışıyor?

Son çalışmalarımı yakında izleyebilmeniz için bohçacı kadın modunda  dolaşmaktayım efendim. 25 yıldır biriktirdiğim “Osmanlıdan Günümüze Çoksesli Müziğimiz” , “Bayram Tebrikleri”, “Gülhane”, “İskenderun Dekovili”, “Türkiye’nin Dar Hatları” gibi konu başlıklarında yapmış olduğum çalışmalar müze olacağı ya da yayımlanacağı günü bekliyor. Fakat şu aralar  zor .Kar getirmeyen sosyal sorumluluk projelerine “ sosyal sorumluluk projesi” denmiyor ne yazık ki. Çünkü devir değişti. Bakalım, göreceğiz…

Sayı 3
Erdem Akan Bir Tasarım Hikayesi: So Simple Offic...