Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Kunter Şekercioğlu Röportaj

17.02.2015
Sayı 2
Kendinizi sosyal medyada “Göz düşünür, el konuşur, Mock-up, izi kalsın” cümlesiyle tanımlayışını bize biraz açıklar mısınız?
“Göz düşünür, el konuşur” mesleki moda bir gönderme aslında, bakmakla görmek arasındaki fark gibi. Yani baktığımız her şeyi aslında detaylı algılayamıyoruz; ama görmek daha geniş kapsamlı bir algı içeriyor. Biraz onun gibi. Mesleki olarak sadece görmek yetmiyor, zihninizde bir şeyler çağrışıyor, onları yine zihninizde evirip çeviriyorsunuz, bir anda proje geliyor.
Bir şeyler tetiklenmeye başladığında o, zihinde kalmayıp eliniz aracılığıyla çıktıya dönüyor. Bizim yazıcımız elimiz. “Mock-up, izi kalsın” da biraz aslında genç tasarımcılara, öğrencilere yönelik. Benim için de geçerli. Siz ne kadar iyi hayal ediyor olursanız olun, çiziminizde ya da zihninizde hayalinizi ne kadar detaylı geliştirebilirseniz geliştirin, iş 3 boyutlu bir obje olarak ciddiye bindiğinde, oranlarını algısını elle, vücutla, insanla ilişkisini; tutmadan, ısırmadan, parçalamadan algılama ihtimali, tam kavrama imkânı çok olmuyor. Birebir halinin ne olduğunu yorumlamadan, deneyimlemeden üretime gitme durumunun olmadığını düşünüyorum. Bu, prototip yapmak da olabilir, prototip değil daha öncesinde mock-up yapmak, bir basit maketini yapmak oranlarını algılamak da olabilir. Onu yorumlayıp kritik ettikten sonra çok şey değişebilir. Mock-up nihai ürün olmayabilir, ama elbet izi kalır, bir sonraki üründe onun da izi vardır. Ekip olarak ofisimizde uyguladığımız temel şeylerdendir. Gerekirse maket çamuru, seramik hamuru, strafor ya da kâğıt ile çalıştığımız oluyor. Şunu bir tutalım, bakalım dediğimiz noktada elbet bir maket çalışması yapıyoruz, gerekirse bir daha yapıyoruz ve bir daha...Hepsi ilk mock-up tan izler taşıyarak gelişiyor.

Tasarımındaki evriminizden bahsetmek ister misiniz?

1996 da mezun oldum, 90 sonlarında aslında şimdiki kadar yoğun bir arz-talep durumu olmadığından endüstriyel tasarım mesleğini icra etmeye yönelik çok uygun koşullar yoktu. Çünkü sektörlerin içindeki tasarım rekabeti henüz başlamamıştı. Artık sektörlerde, herkes birbirini tanıyor, biliyor. Kim daha iyi gelir elde edecek yerine, kim daha iyi tasarım yapacak, kim daha tasarım odaklı olacak rekabeti oluştu. Bu, bir taraftan da içerideki kültüre, DNA’ya da etki ediyor. 15 sene önce böyle değildi. Dolayısıyla Türkiye’deki sektörlerin tasarım rekabeti yaşamasına tanıklık ettiğimi söyleyebilirim. Aslında bu sadece benim değil, Türkiye’deki tasarım sektörünün evrimi gibi bir şey. Tasarım iş yoğunluğunun geçirdiği evrim sürecine denk geldim, ivmeli yükselişini birebir yaşadım.

Öyleyse bu yaklaşımın gelişmesinde siz ve akran meslektaşlarınızın etkisi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Doğrudur, mezun olduk ve iş bulamıyor olduğumuz dönemlerdi. Belki 10 arkadaş, sonradan arkadaş olmuşuz. O zaman mezun olduğumuzda birbirimizi tanımıyormuşuz. Ben, bu mesleği yapacağım, şu firmayla görüşeceğim, şöyle bir fikrim var, acaba ikna edebilir miyiz, beraber geliştirebilir miyiz gibi pozitif, yapıcı ve ısrarcı bir mod aslında bir şeylerin bir miktar daha kolay başlatılmasına sebep olmuş olabilir. Haliyle de ben bir firma ile bir şey çalışmış olabilirim; o, o firmanın daha tasarım yoğunlukta ön planda tuttuğu lanse ettiğibir ürün olmuş olabilir ve sektördeki başka bir firmayı “Kunter Bey şu firma ile çalıştı, biz de acaba başka bir tasarımcı ile çalışsak mi” noktasında tetiklemiş olabilir. Ya da tam tersi, başka bir meslektaşım bir firmaya ürün tasarlamıştır sonrada o rekabetçi ruhtan dolayı başka firma benimle çalışmak istemiş olabilir.

Tasarımlarıyla kendinden söz ettiren ve bu şekilde rekabetçi ruh ile başvurulabilecek tasarımcı sayısıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bu yine arz-talep ile alakalı bir şey, daha fazla kişiyiz aslında bir taraftan. Sadece işleri bilinir, çalışma prensipleri bilinir ve çalışılmak istenen tasarımcı olarak demiyorum; ofis sahibi, bir ölçek yukarıda daha çok ticaret yapan grup niye az sorusuna da işverenin talebi cevabını veriyorum. Hiç yoktu; şu anda toplamda az olduğuna inandığım profesyonel tasarım ofisi var. Daha da artacak. Artmalı da.

Sizce bu artışın tetikleyici unsurları neler?

Bu son 15 yıllık süreçteki tetikleyici unsurlar deyince, tasarım yarışmaları, ödülleri, sergileri ve/veya fuarlarından söz etmemiz gerekir. ADesign Fair ile başlayan, peşinden İstanbul Design Week’e dönen süreç çok etkili oldu. Biraz daha bilinilirliği, takip edilirliği, yeni ürün sergileme mecrası yaratma ve beraber icraat yapma meselesi tetiklendi. Bu, kültürün yerleşmesini sağladı. Bu, önemliydi; tasarımcı, fikirlerini paylaşmak ya da bir işbirliği fırsatı için oradaydı. Bienal ise gelinen son nokta. Paralel katılımcı olarak firmaların düzenlediği atölyeler. O anlamda tasarım konusundaki farkındalıkları arttırırken, mesleği destekleyerek büyüttü. Üretken ve iş yapan tasarımcı sayısı, üretken tasarım işvereni firmalar sayesinde her geçen gün artıyor.


Sizin tasarım odaklı üreticiler ile çözüm ortaklıklarınız nasıl ilerliyor?

Her ürünün tarifnamesi ve müşteri için var oluş sebebi farklı oluyor genelde. Çok ucuza satılacak; ama milyon tane üretilecek bir ürün de olabiliyor, 3 ile 5 yıl garanti verilecek elektronik bir ürün de... Kısa sürede ömrünü tüketecek kullan at ürünler de olabiliyor, kullanıcıyla yaşlanacak bir mobilya da... Hikâyeler değişiyor, bu noktada müşterimizle nefesimizi tutup daha dibe dalacak şekilde kafa yorduğumuz görüşmelerde doğruyu bulup, birlikte sonuca ulaşıyoruz.

Bir tasarımın ve tasarımcının alabileceği en güzel ödül nedir?

Ürününün üretilmesidir. Hele ki genç bir tasarımcının ilk ürününün üretildiğini düşünün. Anne-baba oldu, ilk çocuğunu kucağına verdiler. O duyguyu yaşayan tasarımcının geri dönüşü olmuyor. Bir kere bunu yaşayınca, tamam işte bu oluyormuş, olunca da çok güzel oluyormuş, ben başka çocuklar da istiyorum hissi geliyor ve her türlü zorluğa göğüs gerdiriyor o his. Peşinden de zaten tam anlamıyla ebeveyni hissediyorsunuz kendinizi. Ebeveynlerinden birisiniz; çünkü öbürü de onu üreten pazarlayan taraflar. Beraber nasıl bir çocuk yapmanız gerektiğine karar veriyorsunuz. Sonra o ürün kullanılıyor, çok daha ileride ürününüzün kullanılıyor olduğuna tanıklık ediyorsunuz. Kullanan kişi aslında sizin tasarladığınızı bilmediği bir ürünü cebinden çıkarıyor. National Geographic Design bölümü misali, jaguarı kendi ortamında gizli kamerayla izliyorsunuz sanki. Biliyor musunuz o ürünü ben tasarladım demek istiyorsunuz. Ya da öyle bir an oluyor, samimi bir ortamda söyleyiveriyorsunuz karşınızdakinin ürüne bakışı değişiyor, çok severek gözü gibi bakarak kullanıyor ise “Tevekkeli çok seviyorum” gibi bilinçli tasarlanmış bir şey kullanmanın haklı gururunu yaşıyor. Bu şekilde gerçekleşen sürpriz etkileşimler daha da büyük bir ödül haline geliyor. Bu bir zamanlar kucağınıza verilen parçanızın, büyüyüp te müsamere için sahneye çıkıp alkışlanmasıyla tüylerinizin diken diken olması gibi.

Sizden “Label de l'Observeur du design 11” ve “Design Turkey Üstün Tasarım” ödüllü ürününüz Dervish'i dinleyebilir miyiz?

Onun hissi bambaşka işte. Bütün ebeveynlerinin kendisi olduğumuz bir prenses o. Dolayısıyla onu çok şımartıyoruz, o hep evde. Çok harcı âlem bir ürün olsun istemem, ne olduğu bilinmeden kullanılsın istemem, felsefesini bilerek, onun tasarım hikâyesini anlatarak kullansınlar isterim. Hikâyesinden bahsedecek olursam, kahvenin ana vatanı Etiyopya ve yerlisi kahve içmeyi bilmiyor. Küçük bir ağacı var ve meyvesini öğütüp, un haline getirip, ekmek olarak yiyor. Meyveyi ise direkt otlayan keçiler tüketiyor ve enerji alıp, zıplamaya başladıklarını gözlemleyen çobanlar kahvenin uyandırıcı bir etkisi olduğunu fark ediyor. Mit bir durum var anlayacağınız. Bunu ilk içilebilir kahve haline Kızıldeniz’deki karşı komşu Yemenliler getiriyor. İslam Mistisizmindeki Sufi tarikatları tarafından, uyanık tutan etkisi sebebiyle, zikir törenlerinde dayanıklılığı arttırmak amaçlı kavur, değirmenden geçir öğüt, bir ısı kaynağında suyla beraber pişir prensipleriyle içilebilir hale getirildiği de söyleniyor. Dergâhlarda bir kültür olarak yerleşiyor. Bir nevi staj gibi sen burada oldun, benim sana verecek bir şeyim yok seni Şam’daki dergâha gönderiyorum değişimleri gibi, seyyahlar dolaşıyorlar ve Hac kültürüyle birlikte kahveyi de taşımaya başlıyorlar. Kahve, İstanbul’a Yemen’in alınmasıyla geliyor ve saray kültüründeki yerini alıp, Türk kahvesi olarak anılmaya başlıyor. İçilebilir en primitif yöntemle pişirilen kahve olması sebebiyle bugün halen bu şekilde biliniyor. Bütün bu tarihsel sürecin, bildiğimiz gördüğümüz kahve kültürüyle örtüşmesidir bana Dervish’i tasarlatan. Kahvenin ritüelleri vardır. Tek başınıza oturup kahve yapmazsınız ne zamanki birileri gelir, sohbete eşlikçidir, tavla oynamaya falanca ağabeyiniz gelir, kahve, ikramı tamamlar, kız isteme merasimlerinde hem damadı hem gelini ölçme aracıdır. Sosyalleşmeye vesiledir, atasözleri vardır. Medeni tavırlar ve hoşgörüyle örtüşmektedir. Bu da bana hala Anadolu’da mevcut olan mistisizmden ve Mevlevi kültürünü hatırlatıp, Dervish’i sadece form olsun diye değil; fonksiyonel boyutta sema esnasında semazenlerin tennurelerine gönderme bir biçimde şekillendirtti. Kulpa gerek kalmadı, çift cidarlı dişi-erkek birbirini öpen yuva sistemiyle daha samimi tutuşlu; ince, narin, aman düşmesin, kırılmasın diye düşündürmeyen, daha çok sıcaklığını hissettiğimiz, kavrayarak, akmasın damlamasın durumunu ortadan kaldırdığımız bir ürün.

Türkiye’nin en değerli tasarım ödül sistemi Design Turkey hakkında neler söylemek istersiniz?

2008, 2010 ve 3.sü 2012 de verilen, Türkiye’nin doğru şekilde organize edilmiş, en önemli organizasyonu. Daha da iyi olacaktır, olması gerekli diye üstüne basa basa çok önemseyerek söylüyorum. Çünkü bu ticari bir şirketin ödül dağıtmak için düzenlediği bir yarışma değil, arkasında Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Kuruluşu’nun, TİM Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin ve Ekonomi Bakanlığı’nın bulunduğu ve TURQUALITY programı dâhilinde gerçekleşen ulusal en büyük organizasyon. Tasarımı, tasarımcıyı, yatırımı besliyor. Makine parkurlarının genişletilmesine vesile oluyor, iyi tasarım yapıyoruz dediğiniz noktada iyi bir değerlendirme sistemi beklentisini arttırıyor, bu artışı iletişime güç ve malzeme verelim boyutuna getiriyor, Genel tüketicinin iyi tasarım tüketim algısını geliştirip, seçici olmasına sebep oluyor. 30 sene önce hiç bulunamayan bir şeyden artık daha çok var ve en iyisini kendisi seçebiliyor.

Alternatif bir ödül sistemi olmalı mı?

DesignTurkey ödüllendirme sistemini eğer German Design Prize ile eş tutarsak, o zaman IF ve RedDot yok Türkiye’de. Yani hükümetin verdiği, resmi kurumlarını German Design Council’ın ETMK’nın, Alman Ekonomi Bakanlığı’nın Türkiye Ekonomi Bakanlığı’nın şeklinde eşleştirebildiğimiz Design Turkey var; eyaletlerin tasarım konseylerinin profesyonel başka ticari şirketlerin düzenlendiği RedDot ve IF yok. Olabilir. Mesela Akdeniz Bölgesi vs. vs. ihracatçıları birliği ben bir tasarım değerlendirme sistemi kuruyorum diyebilir ve 2 yıl sonrada bunu uluslararası bir boyuta taşıyabilir. 

Tam bu noktada, Design Turkey’in uluslararası boyuta taşınacağı konusuna değinelim mi?

En başından beri niyet var, önce bir sistemi oturtmamız ve olgunlaştırmamız lazım. Gelecek senelerde uluslararası katılıma açılacağını düşünüyorum. Design Turkey, ICSID (International Council of Society of Industrial Design) tarafından da endorsement verilmiş bir değerlendirme sistemi. Bu önemli ve özverili bir çalışma yapıldığının ispatı.

Sayı 2
Sanal'da Öne Çıkanlar Cenk Taner Söyleşisi - Ne Zaman Gitt...