Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Kazım Şimşek

16.05.2018
Sayı 20

Toplumsalın Temsili: Yeni Bir Gerçeklik Denemesi

Röportaj: Melike Bayık


Çok yönlü bir disiplinel yönelimle çalışan sanatçı Kazım Şimşek, sanatsal pratiğinde realiteden beslenerek toplumun çeşitli yapılarında var olan problemlerin yansımalarını ele alır. Sanatçı, yapıtlarında aktardığı toplumsal ve sınıfsal çelişkileri, bugünün gerçek olaylarına referans vererek, izlenen olağandışı figür ve mekanların kökenini, politik ve güncel olaylara temellendiriyor. Şimşek, resimlerinde karanlık, depresif ve tedirgin edici izlenimleri, doğaçlama yaparak ve planlı kurgular olarak sunarken ayrıca tuhaf reel bir gerçeklik kesitini de izleyiciye belirli bir ironi içinde sezdiriyor.

Öncelikle multidisipliner çalışan ve üreten bir sanatçı olarak kendinizden bahseder misiniz? Kazım Şimşek sanatsal ve estetik pratiğinde nelerle uğraşır?

1987 yılında kır kökenli bir ailenin son çocuğu olarak Ankara’da doğdum. Ailemin şehre göç etmesiyle benim doğumum aşağı yukarı aynı zamana denk gelir. Bu nedenle, yaşamım boyunca göçün yarattığı sancılara tanık oldum ve oluyorum. Bu, düşünme tarzımı ve üretimlerimi oldukça etkiledi. Yine, çocukluğumdan itibaren çok farklı işlerde çalıştım. Simitçilikten berber çıraklığına, inşaat işçiliğinden garsonluğa ve akademisyenliğe kadar çok farklı işler. İnsanların düşünme biçimlerinin, yaşam biçimleri ve en önemlisi toplumsal üretim ilişkilerinde aldıkları pozisyon tarafından belirlendiğine inanan birisiyim. Benim de sanat pratiğimin beslendiği ve ilgilendiğim kaynaklar buralar oldu. Yani toplumsal ve sınıfsal çelişkiler… Şimdilerde de yüksek lisans yapıyorum ve tez konusu olarak sınıfların sanat eserlerinde nasıl tasvir edildiğini araştırıyorum.

Peki, içeriğine biraz girdiğiniz eserlerinizin formsal yapısından ve daha derin olarak kavramsal çerçevesinden söz eder misiniz?

Biçimsel olarak bir çerçeve yaratmamak için gayret ediyorum. Fakat, bu oldukça zorlayıcı bir şey, bir çeşit alışkanlıklarla ve dayatmalarla başa çıkma meselesi. Ağırlıklı olarak tuval ve kağıt üzerine figüratif çalışmalar yapıyorum. Çalışmalarımın biçimsel ve teknik yapısının, içerikte kurguladığım durumun duygusal ağırlığına karşılık gelmesini istiyorum. Bu yüzden benim için biçim her zaman değişebilir bir şeydir.

İçerik olarak ise az evvel konuştuğumuz üzere temelde toplumsal ve sınıfsal çelişkiler benim merkez noktam. Bunları tarih içinde belirli anlar olarak kavramaya, o anların toplumsal gerçekliğini öz olarak yakalamaya çalışıyorum. Burada kendime rehber edindiğim şey diyalektik metottur. Tasvir ettiğim anlarda onların geçmişini, bugününü ve muhtemel geleceğini, yine onların hareketli, değişken ve birbiriyle sürekli ilişkilenen yapısını bir arada düşünmeye çalışıyorum. Yani resim durağan olsa da, resmin teorik arka planı benim için akışkan, hareketli bir hikayeyi taşıyor.


Fabrikada Polis\Faşizm Günleri 1, Tuval Üzerine Yağlı Boya // Oil On Canvas, 70x100, 2017


Eserlerinizde sosyal yapı içindeki sınıf ayrımlarını, sınıfsal farklılıkları çeşitli disiplinlerde görmek mümkün. Sizin de söylediğiniz gibi kavramsal odak noktanızda figür göze çarpıyor. Yapıtlarınızdaki figür anlayışı ve figürasyonun hayatınızdaki önemi nedir?

Eğer akademik bir formasyona sahipseniz, figür öyle ya da böyle bir dönem ilgilendiğiniz bir şey olacaktır. Bu bazılarımız için zamanla bir alışkanlığa dönüşür. Benim içinse durumun daha farklı olduğunu düşünüyorum. Çocukluğumdan beri resim yapıyorum ve sıklıkla insan resimleri yaptım. Bugün akademik formasyonum bana figüratif resimler yaptığımı söylettiriyor. Fakat alttan alta hep insan resimleri yaptığımı, yani insanların resimlerini yaptığımı düşündüm. Figür dediğimizde onlara karşı mesafelendiğimizi ve oldukça soğuk ve teknik bir şey olduklarını hissediyorum. Halbuki insanların resimlerini yapıyorum dediğimde hissettiğim şey hep farklı oldu. Tek başlarına hikayeleri olan, kendi gerçekliklerini taşıyan varlıkları düşlüyorum. Benim için bu, şu ana kadar hep çok güçlü bir duygu oldu.

Aslında resimlerinize baktığımızda olağandışı bir anlar bütünü ve insan temsiliyetlerini görüyoruz. Figürleriniz için söylediğiniz "kendi gerçekliklerini taşıyan varlıklar" betimlemenizi biraz daha açabilir misiniz?

Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” Galip Usta’nın hikayesiyle başlar. Nazım Hikmet bizlere burada bir portre sunar. Galip Usta’nın portresi…

“Zayıf. Korkak. Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur. Merdivenlerdeki adam -Galip Usta-”

Haydarpaşa Tren Garı’nda başlayan bu hikayede, memleketin dört bir yanını dolanarak bir sürü insanın portresi sunar. Her biri hem birbirlerinden  bağımsız, hem de birbirlerine bir o kadar bağımlı varlıklardır. Her biri kendi hikayesini taşır, Galip Usta’nın anlatılan hikayesi gibi. Fakat hepsi bir araya geldiklerinde aslında büyük bir resmi ve hikayeyi yaratırlar. Kendi gerçeklerini taşıyan varlıklar derken kastettiğim biraz böyle bir şeydi.


"Bugün Günlerden Cumartesi", Tuval Üzerine Yağlı Boya // Oil On Canvas, 150x180, 2014


Figürlerden yola çıkıp forma gelirsek iki boyut üzerinde teknik olarak yağlı boya, akrilik, mürekkep gibi teknikler yanında bir diğer taraftan kolaj ile de çalışıyorsunuz. Bu disiplinel çeşitlilikten söz eder misiniz?

Kolaj benim için oldukça deneysel bir alan. Özellikle boya çalışmalarına nazaran daha pratik bir alan olması bu yönünü kuvvetlendirdi. Fakat altını çizmek istediğim bir şey var; sanat benim için bir ömrü içeren bütünsel bir şey. Yani her şey bir tarafa, insanın kendini tanımasında da çok büyük bir yanı olduğuna inandığım uzun bir süreç... Bu yüzden çalışmalarımda içerik, biçim ve tekniğe çoğu zaman yön verse de bunun beni sınırlamasına müsaade etmemeye çalışırım. Genele vurduğumuzda kimi zaman doğaçlamalar, kimi zaman başından sonuna planlı kurgulanmış hikayeler üzerinde çalışırım. Doğaçlamaların bize alternatif yollar sunacağını ve o yollarda kendimizle, yaşamla ve sanatla ilgili keşfedilecek çok fazla şey olduğunu düşünürüm. İzleyiciye çoğu zaman baştan sona planladığım hikayeleri sunsam da geri planda, atölyemde en çok uğraştığım şey bu doğaçlamalar olmuştur. Disiplinel çeşitliliğin kökleri de buradan geliyor.

O halde resimlerinizde gördüğümüz konuları belli doğaçlamalar ve planlı kurgular olarak niteleyebiliyoruz. Bu durumda ayrıca yapıtlarınız için sürrealizm akımından yararlandığınızı söyleyebilir miyiz?

İlk bakışta insanlarda böyle bir izlenim uyandırmalarını doğal karşılıyorum. Biçimsel açıdan benzerlikler taşıdıklarını söyleyenler oluyor. Fakat sürrealizm benim beslendiğim ya da yararlandığım bir akım olmadı. Tersine, benim beslendiğim şey hep gerçeklik oldu. Andrei Tarkovsky'nin şu sözü benim için çok kıymetlidir: “Gerçek, hayal gücünden çok daha zengindir.”

Gerçeküstücülükten ziyade realizmden beslenen bir sanatçı olarak yapıtlarınızı bugünün gerçekliği içinde nasıl bir yerde konumlandırabilirsiniz? Sizce eserleriniz bugünün realitesinin ironik bir yansıması olabilir mi?

Bazı çalışmalarım için ironiden bahsedebiliriz. Özellikle iktidarın, yönetenlerin söylemleri üzerine düşünüp yaptığım üretimlerde bu söz konusudur. Çünkü malum söylemlerin çoğu zaman toplumun gerçekliğiyle büyük bir çelişki içinde olduğunu görürüz. Örneğin, “Mükemmel Kent” böyle bir çalışmadır. İktidara sahip olanların kendi tarihi adına kurguladığı kahramanlık ve başarı hikayelerinin, toplumun yoksul sınıflarının yaşamlarında bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum.

Siyasal ve ayrıca patriarkal güç dengeleri içindeki söylemlerin çarpıklığı karşısında yapıtlarınızdaki konularınızı nereden alıyorsunuz ve içeriği nasıl oluşturuyorsunuz?

Çoğunlukla toplumların siyasal, sosyo-ekonomik olay ve durumlarından hareket ediyorum. Eğer siyasallaşmış bir konuyu ele alıyorsam, konunun öznelerinin kendi tarihleri içinde benzer konularda geliştirdikleri refleksleri ve sonuçları, bu reflekslerin belirleyeni olan hareket ettirici motor durumlar, aynı durumun tarihteki benzerleri ve sonuçları özel olarak ilgilendiğim kısımlar oluyor. Genel olarak, belirli durumlar için benzerleri ve geçmişleriyle kesişme noktalarını yakalamaya çalışıyorum. Eğer ki siyasallaşmamış gibi görünen ve kanaatimce siyasal, sosyo-ekonomik bir öze sahip olan, daha olağan ve gündelik tasvirlere odaklanıyorsam, buradaki durumların kendi iç çelişkileri, yani onların gündelik ifadesi, toplumsal kavranışındaki ve o anın kendi gelişimine has iç çelişkileri, hikayemin bireylerine özgü tarihsellikleriyle birlikte merkez haline geliyor. İşin bu kısmında diğerine oranla daha duygulanımsal ya da moral ifadeler ön plana çıkıyor. Çalışmanın merkezinde yer alan figürlerin birbirleri ve çevreleriyle kurdukları duygusal iletişimler, aktif, hareket halindeki bu duygulanım durumu, benim için kavrama ve ifade etme gereksinimi duyduğum haller olarak ortaya çıkıyor.


"Kadının Yeri", Kağıt Üzerine Akrilik // Acrylic On Paper, 170x310, 2009


Üretimlerinize bakarsak, çalışma pratiğinizdebir resmi ya da kolajı yapmadan önceki ön hazırlık aşamanızda tuval, boyalar ya da kolajları kesip birleştirmeden önceki süreçten söz eder misiniz?

En başta konunun belirlenmesi, herhangi bir yerden edindiğim çok yönlü bir gözlem, bilgi, durum olabilir. Üzerine bir süre düşündükten sonra, bunların bir demlenme süreci vardır. Genellikle bu düşüncenin, zihnimin arka planında olgunlaşmasını beklerim. Hâlihazırdaki çalışmamı yaparken bu devam eder. Çalışmaya başlamaya karar verdiğim anda bu konuyla ilgili teorik araştırmalar önemli bir kısmı oluşturur.  Anlatıyı en doğru olduğunu düşündüğüm teknik ve biçimde anlatmak için yaptığım düşünme süreciyse bunları izler. Bundan sonrası malzeme ve benim aramdaki mücadeledir. Biraz ben ona, biraz o bana şekil vererek süreç ilerler. 

Üretim sürecinizden, yapıtlarınızdaki figürlere dönecek olursak bir kısım figürler apokaliptik bir göstergeyi izleyiciye sunduğu kadar, bir diğer kısımda ise yapay bir mutluluk göze çarpıyor. Öncelikle bu insanlar kim ve bu iki farklı kitle arasında nasıl bir bağ var? Ayrıca bu topluluk bugünkü sosyal yapının bir yansıması sayılabilir mi?

Evet, söylediğiniz şeyi yapmaya çalışıyorum diyebilirim. Böyle bir yansımayı yaratmaya çalışıyorum. Bahsedilen insanları kendi sınıflarına has özelliklere sahip bireyler olarak düşünüyorum. Aralarındaki farklılık ve çelişki de, onların sınıfsal aidiyetlerinden geliyor. Aralarındaki bağ da, düşün dünyamda önce bu insanların üretim ilişkilerindeki rolleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler, sonrasında da moral ve duygusal açıdan verdikleri tepkilerle tasarlanıyor. 

Figürlerle birlikte eserlerinizde çoğunlukla  bir mekan yorumu her zaman var. İnsanların arkasında, onları destekler nitelikle detaylı olarak izlendiğinde göze çarpan bu iç ve dış mekanların resimlerinizdeki yeri nedir?

Günden güne mekan benim için daha önemli hale geliyor diyebilirim. Mekan, kendi başına çok şey söyler. Ancak bir olayın gerçekleştiği yer olarak ise, mekan çok daha fazla şey söyler. “Fabrikada Polis” isimli çalışmam bu konuda öncesinde fazlasıyla düşündüğüm bir resimdi. Hareket noktam: 2015 yılında sendikalarını değiştirmek için Arçelik LG işçileri direnişe geçti. İşçilerin direnişini kırmak ve bu yönde baskı oluşturmak için fabrikaya çevik kuvvet polisleri sokuldu. Bir ülkedeki demokrasinin temel taşlarından bir tanesi, çalışan kesimin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasıdır. Bunun olmadığı yerde kölelik var demektir. Kölelik ise demokrasiyle anılır bir şey değil. Resmin bir diğer adı da, bu yüzden “Faşizm Günleri” oldu. Resmin ortasında yerde yatan figür, 12 Eylül zamanı çekilmiş sembol bir fotoğraftan.  Fotoğrafın aslında, askerler tarafından aranan yüzüstü yere yatırılmış insanlar olduğunu görüyoruz. Bu sahnenin bütün detaylarıyla tarihsel olarak taşıdığı anlam, fabrika içinde polislerin olmasıyla aynı anlamı taşıyor. 12 Eylül’den bir sene önce, 1979’da, Tariş Fabrikası’nda da benzer olaylar yaşanmıştı. Ülkeyi adım adım 12 Eylül rejimine doğru hazırlayan süreçlerden bir tanesiydi bu.  Yani olayın gerçekleştiği mekanın kritik bir anlam taşıdığına inanıyorum.


"Akrep", Tuval Üzerine Yağlı Boya // Oil On Canvas, 100x210, 2010


İçeriğin bu deni katmanlı ve heterojen göstergeleri üstüne bir de ayrıca figür ve mekan arasında dolaylı olarak kurguladığınız yapıtlarınız için batı ve doğu kültürünün bir sentezi olarak ortaya çıkarılmış bir yorum denebilir mi?

Kaçınılmaz olarak evet. Geleneklerimizin önemli bir kısmı doğu kültüründen geliyor. Bu açıdan önemli ölçüde yetişmemizde, kişisel yaşamımızda bunların büyük payı var. Diğer yandan ise, hem metropol yaşamı, hem de aldığımız eğitim batıcı bir formasyona sahip. Bu ikililikte bir sentez yapmak hem çalışmalarımız hem de kişiliğimiz için kaçınılmaz oluyor.

Sona yaklaşırken resimlerinizde figürlerin ya da hayvanların dramatik halleri dışında ölüm ya da yıkım tasvirleriniz ile birlikte izleyicinin eserlerinizle ilk karşılaşma anları nasıl oluyor? 

Genellikle karanlık, depresif ya da korku veren etkiler yaratan çalışmalar olduğuna dair yorumlar duyduğum oluyor. Fakat burada da, izleyicilerin yaptığı yorumlarda küçük nükte farklılıkları hep dikkatimi çeker. Bu genellikle farklı sınıftan farklı bireylerin verdiği yorumlarda böyledir. Belki bunun nedeni kapitalist toplumsal yaşamın  cehenneminin herkese eşit uzaklıkta olmayışıdır. İzleyicilerin tepkileri de buna göre hep değişir.

Son olarak, Andrei Tarkovsky'den bir alıntıyı üretim pratiğiniz içinde referans aldığınızdan söz etmiştiniz. Onun filmlerinde ise tuhaf bir düş dünyası içinde tedirgin ruh ve dünya durumlarının iz düşümleri göze çarpar. Tarkovsky ve yapıtlarınız arasında ironik ve paralel giden bir denge olduğunu söyleyebilirim. Bu noktada aleni olarak Tarkovsky'nin filmlerinden direkt olarak takip ettiğiniz, yapıtlarınızın temel söylemi ya da göstergesi olan resimleriniz var mı?

Doğrudan Tarkovsky’nin eserlerinden hareketle yaptığım bir çalışma yok. Ama sahneleri beni her zaman çok etkilemiştir. “Stalker” bu yönüyle en etkilendiğim filmidir. Kesinlikle ilham verici bir yapıt. Andrei Rublev’i ise sayfalarını tekrar tekrar çevirip altını çizerek okumam gereken bir kitap gibi düşünürüm.  Entelektüel bir başyapıt, anlattığı hikayenin yanı sıra anlatım biçimindeki filozofça düşünme yöntemi beni oldukça etkiler.

Keyifli röportajınız için çok teşekkürler!

Zaman ayırdığınız için ben teşekkür ederim.

Sayı 20
Hüseyin Sandık Sylvia Plath