Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Ferit Odman Söyleşisi

20.02.2015
Sayı 6

Çok küçük yaşlarda bile ellerim hiç durmuyordu, çatallar bıçaklar hep bardakların üstünde. Ailemin yönlendirmesiyle 11 yaşında başladım müziğe.

Röportaj: Damla Yılmaz

Müziğe nasıl başladınız?

Çok küçük yaşlarda bile ellerim hiç durmuyordu, çatallar bıçaklar hep bardakların üstünde. Ailemin yönlendirmesiyle 11 yaşında başladım müziğe. Ailemde müzisyen yok fakat sanata ve müziğe hep ilgili ve destekleyen bir aile. Bir ablam ressam, diğer ablam kimya mühendisidir mesela. Herkes kendi istediği dala yönelmiş. Çok şükür böyle bir ailede dünyaya gelmişim. Bir müzisyen için şans tabi ki. Babamın plak koleksiyonu vardı, evde sürekli caz plakları çalardı. Benim için güzel müzik buydu zaten. Bursa’da ortaokul ve lise boyunca okul orkestrasındaydım. İstanbul’a liselerarası müzik yarışmalarına gelirdik. Bunlara hazırlanırken 13- 14 yaşında “kesin müzisyen olurum” diye düşünüyordum artık. Esas dönüm noktası 17 yaşında AFS öğrenci değişim programıyla İsveç’e gitmemle oldu. Orada küçücük bir kasabada inanılmaz bir müzik bölümünde okudum. Gittiğimde “hangi davul markasını kullanmak istersin” gibi sorularla beni karşılayıp, stüdyo verdiler. Bütün senem orada müzikle dolu dolu geçti. Orada hocalarla konserlerde çaldım, okulun “big band”ine seçildim, aynı zamanda hocaların yer aldığı İsveç askeri bandosundaydım. Bütün hayatım ve hevesim davuldu. Bir süre sonra hocalarım “Ferit sen başka bir şeye yönelmemelisin, sen müzisyen olmalısın”dediler. Orada kesin kararımı vermiştim; “ ben bu işle hayatımı sürdüreceğim” diye. İsveç’ten döndüğüm sene Bilgi Üniversitesi caz bölümünde Can Kozlu, Cengiz Baysal, Amerika’dan Donovan Mixon ve Ricky Ford gibi çok değerli hocalar vardı. Oranın bursu için başvurdum, kazandım ve bölüme ikinci olarak girdim, dört sene sonra da bölüm ikincisi olarak mezun oldum. Hep iyi bir öğrenciydim. Okurken bir yandan Q Jazz Bar ve Nardis Caz Kulübü’nde çalıyordum. Gündüz okul, akşam sahne şeklinde geçti o yıllar. Nardis’in bizim jenerasyona katkısı çok büyüktür bu arada. Okulda öğrendiklerimizi orada uyguluyorduk. Bu süreçte hocam Cengiz Baysal gidemediği konserlere beni göndermeye başladı ve bu sayede Önder Focan, Kerem Görsev gibi Türkiye’deki neredeyse bütün önemli caz sanatçılarıyla çalmaya başladım. 2006 itibariyle Kerem Görsev’le sürekli çalmaya devam ettik. Bu sürelerde içimde hep New York aşkı vardı. 2004 yılında bütün paramı biriktirip bir aylığına School for Improvisational Music Workshop’u için Amerika’ya gittim. Bu bir ayda tamamiyle aşık oldum New York’a. Cazın kalbi orası. Bütün idollerimle tanışma ve çalma şansım oldu. Geri döndüğümde hemen Amerika’ya dönmek için Fulbright bursuna başvurdum ve tam burs kazandım. New Jersey’de William Paterson University ‘ye gittim. Hocaları en iyilerden oluşan bir okuldu. Mulgrew Miller’ın başında olduğu bölümde eğitim aldım. Hayatımın en güzel iki senesiydi. (Malesef 2013 Mayıs ayında kaybettiğimiz, en saygı duyduğum piyanistlerdendir.) Hem akademik anlamda hem de gerçek anlamıyla New York’u yaşadım. 2008’de biten bu serüvenin sonlarında tezimi yazarken ilk albümüm Nommo’yu kaydettim. Albümümün yapımcısı aynı zamanda hocam olan Bill Goodwin, kayıt yaptığım sanatçılarsa Grammy ödüllü, Cd’lerini dinlediğim insanlardı. Hayal gibi bir şeydi benim için. 26 yaşında, döndüğümden bir ay sonra askere gittim ve kendimi bir anda armoni mızıkasında çalarken buldum. Küçük bir kültür şoku oldu tabi. Hatta gitmeden bir gün önce ve çıktıktan bir gün sonra Kerem Görsev’le konserde çaldık. İstanbul’a döner dönmez Galata’da Nardis Caz Kulübü’ne kırk adım uzaklıkta olan bir ev tuttum. Galata’nın dokusu, tüneldeki müzik dükkanları, konserler, müzik için mükkemmel bir yer Galata. New York’taki West Village hayatı gibi yaşamaya devam ettim İstanbul’u. 2010 senesinde ikinci albüm için tekrar Amerika’ya döndüm ve 2011 Aralık ayında çıkan albümü özellikle plak olarak da çıkardım. 16 yaşındayken kaybettiğim babamın çok hoşuna giderdi herhalde. Bu albüm Downbeat Jazz Magazine’de dört yıldız aldı. Türkiye’den bir sanatçıya ilk defa verildi, bu açıdan benim için önemliydi. Kendi quintetimle konserler veriyorum. Geçtiğimiz yıl North Sea Jazz Festivali’nde çaldık ve Amerika’lı trompetçi Sean Jones’u konuk ettim grubumda. Benim için çok gurur vericiydi. Bunun dışında Gretsch davullarından endorsement aldım. Çocukluğumda bilgisayarımda bakıp hayalini kurduğum marka şimdi bana bedava veriyor davullarını. Hayalimi yaşıyorum ama bunun için istediklerimin üstüne gittim ve çok çalıştım. Düzenli yaşayan, işini yarına bırakmayan bir yapım var. Herkesin projesine gereken değeri veriyorum, hepsine kendi projem gibi özen gösteriyorum.

En unutamadığınız konseriniz hangisi?


New York Saint Peter’s Kilisesi’nin avlusunda Mulgrew Miller’ la verdiğimiz konseri hiçbir zaman unutamayacağım. Şimdi aramızda olmadığı için de ayrıca etkiliyor beni onunla çalmış olmak. North Sea Jazz Festivali’nde kendi quintetimle çalmak da unutulmazdı. Ama bunun dışında sahneye çıktığım her an için şükrediyorum. Bu şans bana verildiği için ve hayatımı bununla sürdürebildiğim için çok müteşekkirim ve mutluyum. Bunu yapmak için doğmuşum gibi geliyor. En çok yapmayı istediğim şeyi yapıp, üstüne para veriyorlar gibi görüyorum. Bu yüzden hep daha da iyisini yapabilmek için uğraşıyorum. Müzisyenliğin en güzel yanlarından biri de bu; çalışmak hiç bitmiyor. Ölene kadar çalışacağız.

Türkiye’de cazı ve caz dinleyicisini nasıl görüyorsunuz?


Türkiye’de caz demek İstanbul’da caz demek sayılır maalesef. Henüz o noktaya gelemedik . İstanbul artık bütün sanatçıların gelip konser verdiği bir şehir. Takip ettiğiniz zaman bütün sene dolu dolu caz dinleyebilirsiniz. Bunun dışında diğer şehirlerde dinleyiciler yapılan festivaller süresince caza doyuyor, sonra bir sonraki seneye kadar pek dinleyemiyorlar. Antalya, Ankara, Bursa gibi şehirlerde caz senede bir kere esiyor diyebiliriz. Gözlemlediğim şey İzmir izleyicisi inanılmaz bilinçli ve severek dinleyen bir izleyici. Her konserimizden inanılmaz mutlu ayrılıyoruz.

Caz eğitimi nasıl Türkiye’de?

Üzücü olan şu ki tek caz performans bölümü olan Bilgi Üniversitesi’nin bu bölümü kapandı. Bahçeşehir Üniversitesi’nde benim de davul dersleri verdiğim sertifika programı var. Fakat Türkiye’de caz performans için dört senelik bir okul lazım, en büyük eksiğimiz bu.

Günlük rutininiz nasıl?

Çok yoğun bir tempom var. Sabah 11 deki Trt Bigband’in provasıyla başlıyor günüm. Trt Bigband ile ayda 1 konser, haftada 3 prova ve 1 kayıt var. Birçok grupla çalıyorum. O gün konser varsa prova, sound check ve konser şeklinde gidiyor. Esas grup Kerem Görsev trio ve projeleri olmakla birlikte kendi quintetimle konserler veriyorum. Türkiye’yi ve dünyayı geziyoruz. Geçtiğimiz ay 21 konser verdim. Çok keyifli, hem konser verip hem güzel yerler görüyorum. Güzel yemekler yemeyi, güzel yerler görmeyi seviyorum. Spor derseniz Bursa’da çocukluğunu geçirmiş biri olarak kayak yapmayı çok seviyorum, lisanslı kayakçıyım. Adrenalin seven bir insanım, kayakta da hızlı gitmekten keyif alıyorum. Ama spor bir müzisyenin dikkatli olması gereken bir konu tabi. Bunların dışında hayatımdaki büyük yenilik; geçen yaz evlendim. Bir anda karşıma hayatımın kadını çıktı ve aşık oldum. Bodrum’da, cazcı arkadaşlarımın müzikleri eşliğinde evlendik.

Tasarımla ilgilenir misiniz?

Tasarımcı olarak Erdem Akan’ın tasarımlarını çok beğeniyorum. Eşimle evimizi yaparken mobilya tasarımıyla da çok ilgilendik. Biz basit ve sade şeyleri seviyoruz. Tardu Kuman'ın (Stoa Design) güzel ahşap işleri ve Autoban'ın tasarımlarına yöneldik çoğunlukla. Oturduğumuz evin mimarı ise tüm işlerini çok beğendiğimiz Murat Şanal (SanalArch).

Dinleyicileriniz sizi nasıl takip edebilir?

Sosyal medya bir müzisyen için çok önemli bence. Beni Facebook, Twitter ve Instagram'da takip edebilirler:
www.facebook.com/feritodman
www.twitter.com/feritodman
www.instagram.com/feritodman

Sayı 6
Güngör Denizaşan Dadatart'tan Haberler