Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Erinç Seymen Söyleşisi

16.02.2015
Sayı 8

Ülkemizde Çağdaş Sanat alanında eserler veren sanatçılar arasında, 80 jenerasyonunun naif ama bir o kadar da sivri, uç isimlerinden biri Erinç Seymen.

Onu böyle tanıtmamın sebebi; şüphesiz ki yaptığı işler ve hayatla 'alıp veremediği' şeylerin sürekliliğine duyduğu heyecan. Onun işlerine baktığımda hissettiğim şeyse; bazen bir tür sarsıntı, bazen kimliklerin 'öz' olarak ifade edeceğim parçasıyla kurduğum bir çeşit etkileşim, bazen rahatsızlık, bazen endişe, çoğu kez de vicdani bir tür hesaplaşma.

"Seymen, 1980 yılında İstanbul'da doğmuş olup, 2006 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun olmuş ve 2010 yılında ise Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde Bob Flanagan üzerine yazdığı tez ile yüksek lisansını tamamlamıştır. Sanatçı, işlerinde bireysel konulardan ziyade militarizm, cinsiyet kimliği, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim kodları ve milliyetçilik gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştır. Ayrıca Siyahi, Kaos GL gibi dergilerde yazdığı yazılarla da dikkat çekmektedir.

İstanbul'da, Helsinki'de ve Eindhoven’da kişisel sergiler açan sanatçının katıldığı grup sergileri içinde ise “Along the Gates of Urban” K&S Galerie Berlin (2004); “An Atlas of Events”, Foundation Calouste Gulbenkian Lizbon (2007); “I Myself am War!”, Open Space Viyana (2008); “İstanbul, traversée”, Palais des Beaux Arts de Lille, Lille (2009); “Ruh Halleri: Çığrından Çıkmış Bir Nesil”, Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts Paris (2010) gibi sergiler yer almaktadır."

Her türlü nefret söylemini, transfobiyi, ırkçı milliyetçiliği, sınıfsal elitizmi sabote etme amacında olduğunu söyleyen sanatçı, Türkiye'de süregelen çağdaş sanat pratiği içerisinde "queer" bakışı da yansıttığı çalışmalarıyla kendi tarzını harmanlamayı başarmış görünüyor. Bütün bunların yanında kendini "queer" olarak tanımlamadığını söyleyen sanatçı, kimliğinden ziyade işlerinin ön planda olması gerektiğinin de altını çizmekte. Queer'i ise sadece cinsel kimlik çatışmalarını değil aynı zamanda sınıf mücadelelerini de içeren feminizm ile kardeş bir disiplin olarak tanımlamakta. Ülkemizde eril bakışın hakimiyetinden duyulan sıkıntıyı sıkça işlerinde yansıtan ve böyle yönetilen bir ülkede aynı oranda milliyetçi düşüncelerin de barındığını söyleyen sanatçı, sanat tarihi yazımında da, bu düşüncenin aslında burjuvazinin tarihinin yazılmasına sebebiyet verdiğinden söz etmekte.

Peki Erinç Seymen kendi kuşağı sanatçılar içerisinde bizim için neden bu denli farklı bir yerde? Bunun nedeni bence sahip olduğu -kendi tanımıyla- "norm dışı" ruhta gizli. Böyle bir ruha sahip olmak sanırım müzikle de bu denli iç içe olmaktan geçiyor. İşlerinde müziğin çok önemli bir yer tuttuğunu ifade eden sanatçı,Slovenyalı sanatçı ikilisi Son:DA ile üç ayrı ülkede yaptığı ve ses ile görüntü manipülasyonuyla baskı, sansür ve aşırı milliyetçilik gibi konuları irdeleyen performansların kaydından oluşan “Bir Şiir İçin Performans” üçlemesi ile İstanbul Modern’in kuruluşunun 10. yılı kapsamında hazırlanan ‘‘Çok Sesli’’ adlı sergide de görsel sanatlar ve müzik ilişkisini irdeleyen diğer sanatçılarla beraber yer alıyor. Sergi 27 Haziran - 27 Kasım 2014 tarihleri arasında seyircisiyle buluşmaya devam edecek diyor; sanatçıyla yaptığımız röportajı sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Çalışmalarınız içerisinde müziğin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Sizin için müzik nasıl bir ifade gücü teşkil ediyor?

Müzik, üretimimin en büyük dilimi değil ama kişisel sergilerimin belirleyicisi bir parçası. Yerleştirmenin diğer öğeleri gibi müzik de sergi tecrübesini kökten değiştirebilecek bir bileşen- misafir ağırlarken, ışığın ya da oda ısısının misafirimizle geçireceğimiz zamanın kaderini değiştirebileceğini biliriz. Bunun ötesinde müzik benim en önemli ilham kaynaklarımdan biri. Scott Walker, müziğini, yazdığı şiirlerden hareketle kurduğunu söylüyordu, benim için de tersi geçerli; evet, bir yapıta başlarken elimde kavramlar, imgeler, buluşlar oluyor ama yapıt nihai formuna bazen müziğin yardımıyla kavuşuyor.

Türkiye'de görsel sanatlar ile müzik arasındaki etkileşimin tarihsel sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul Modern'de açılan "Çok sesli" sergisi bu soruya verilebilecek cevaplardan biri, bana kalırsa önemli bir teşebbüs. Bu gibi disiplinlerarası araştırmalar yapan sergilerin artmasını çok isterim. Müzik ve görsel sanatlar etkileşimini kurcalamak için başka yollar da mevcut, belki daha serbest metinler çıkabilir.

Mesela Murat Morova'nın sanatı hangi bestecilerle ilişkilendirilebilir? Tersini düşünürsek, Mehmet Can Özer'in Mehmet Siyah Kalem'in resimlerinden hareketle ortaya çıkardığı "Siyah Kalem Dansı" isimli büyüleyici bir bestesi var. Türkiye'de (müzik alanında) buna benzer çok sayıda örnek olduğundan şüpheliyim ama yine de bir yapıtı başka bir disiplinde üretilmiş yapıtla bağıntılandırmak için sanatçının doğrudan refaranslar vermesi gerektiğini de düşünmüyorum. Beden politikalarına odaklanan bir sanatçı üzerine bir tıp insanı da yazı yazma cüretini gösterebilmeli.

Ünlü bir müzisyen olarak dünyaya gelseydiniz kim olmak isterdiniz? Neden?

Kesinlikle Alfred Schnittke. Hem çok tanıdık, hem de son derece yabancı- Klasik Batı Müziği tarihini yutup karanlık ve parlak taşlar halinde kusan bir Gargantua gibi. Başka hiçbir besteciyle kolay kolay karşılaştırılamayacak, özgün bir teatralliği var. Avant-garde müziğin güçlü kurumlar ve hamiler tarafından desteklendiği Batı Avrupa'dan bile onun kadar tuhafı çıkmadı ki, Rusya'dan böyle bir figür çıkmış olması hepten şaşırtıcı. İçinde yetiştiği müzikal iklimin muhafazakarlığına direnmiş olmasının yanında polistilizmi bu kadar uçlara götürüp olgunluğunu koruyabilmiş çok az besteci vardır.
İşitsel anlamda tüketmekten en keyif aldığınız tarzlar nelerdir?

Bugünlerde en sık dinlediğim besteciler arasında Ben Frost, Rima Khcheich, Venetian Snares ve Toivo Tulev olduğunu söylemekle yetineyim.

Kendi ürettiğiniz müzik hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Öncelikle söylemeliyim ki, 7-8 yıldır sadece görsel yapıtlarıma cevap veren/eşlik eden işitsel ürünler veriyorum. Uzun süre tek başıma müzik ürettim ancak artık sadece Murat Balcı'yla ortaklaşa üretiyorum. Müziğimiz için bir görsel yapıtı veya o yapıtta baskın olan bir kavramı çıkış noktası olarak seçiyor, sonra bu kavramlara uygun tınıları arıyoruz. Burada "görselden işitsele tercüme"den ziyade son derece öznel soyutlamalardan bahsediyorum elbette, kimi izleyicilerin kullandığımız sesler ile görsel yapıt arasında bağlantı kurmakta zorlanabileceğinin farkındayız. Dijital ortamda işleyip üst üste bindirdiğimiz akustik sesler aracılığıyla armonik bütünlükten ziyade tını kolajları oluşturmanın peşindeyiz. Tını kolajı diyorum çünkü "kompozisyon" terimi yaptığımız şeyi tam manasıyla karşılıyor mu, emin değilim. Bu kayıtlarda büyük inişler çıkışlar yok, daha çok, sonsuz kadar devam edebilecek ses kütlelerinden kesitler gibiler.

Sizce Türkiye'deki sanat yazımının en büyük eksiği nedir?

Sanatçılar üzerine -çoğunlukla- sergiler vesilesiyle yazı yazılmasından şikayetçiyim doğrusu. Mesela karşılaştırmalı ve geriye dönük yazıların çoğalmasını arzu ediyorum. Emek sömürüsü farklı nesillere ait, farklı kentlerde yaşayan ve üreten sanatçılar tarafından nasıl ele alınmış? Edebi referanslar kullananan sanatçılar arasında ne gibi yaklaşım ayrışmaları ve ortaklıklar var? Toplumsal cinsiyet sanatçıların malzeme seçimlerine nasıl yansıyor? Bu gibi incelemelere girişmek için sanatçıların, değil periyodik olarak sergi açmaları, hayatta olmaları dahi gerekmiyor. Böyle metinler hiç yazılmıyor değil ama sayıları, üretilen yapıtların sayısıyla kıyaslandığında hayli düşük. Bu noktada sanat eleştirmenlerinin ve sanat tarihçilerinin kurumlar ve yayınlarca yeterli derecede desteklenmediğini ve hayatlarını idame ettirmek için zamanlarının çoğunu kaplayan işlerde çalışmak zorunda kaldıklarını da hesaba katmak gerekiyor şüphesiz, ancak internet çağında olduğumuz göz önünde bulundurulursa, metinlerini basit bir blog ve sosyal medya aracılığıyla okuyucuyla buluşturmak bakımından da avantajlılar. Bu avantajın yakın gelecekte daha etkili biçimde kullanılacağını ümit ediyorum.

Kendi sanatınızı tanımlarken "bir tür kumar" demiştiniz; nedir kumara benzettiğiniz yanı?

Akademide bize öğretilen (çok sert bulunacaksa, hadi, "öğütlenen" diyelim) şuydu: bir ressam "kendini bulmak" için uzun zaman uğraşıp didinir, çeşitli deneyler yapar, nihayet, onun imzasına dönüşecek bir formülde karar kılar ve bu formülden kolay kolay vazgeçmez. Sanatında yeni formüller ve buluşlar sayesinde gerçekleşecek değişimlerse on yıllara yayılmalıdır. Bu, bir sanatçının benimseyebileceği bir tavır olabilir, itirazım yok. Ömrü boyunca aynı formüle sadık kalmış ve hayranı olduğum sanatçılar var. Ama her sanatçının bu tavrı benimsemesini bekleyemeyiz. Ben izleyicinin takdirini kazandığımı hissettiğim bir alana çakılı kalmayı değil, hem malzeme hem de üslup bakımından elimden geldiğince çok sayıda deney yapmak ve risk almak istiyorum. Sık sık yer değiştirmek, izleyiciyi yitirmek ve ilgisini zorlamak gibi riskler taşıyor, "kumar" diye isimlendirilebilecek hususiyet bu. Kumar oynamazsam, sanat üretme heyecanımı kaybederim.

Bildiğimiz kadarıyla "vox populi" adında bir YouTube kanalına sahipsiniz. Buradaki paylaşımlarınızda dikkat ettiğiniz şeyler nelerdir?

Youtube, tıpkı milyonlarca insan gibi benim de müzik keşfetmek için kullandığım en önemli kaynaklardan biri. Hayranı olduğum bazı müzisyen ve bestecileri, sadece albümlerini satın alarak değil yapıtlarını kanalıma yükleyerek desteklemek istiyorum. Kanalımın öyle binlerce takipçisi falan yok, yüklediğim parçalar da en fazla birkaç yüz kez dinleniyor ama o müzisyenle birkaç dinleyicinin tanışmasına sebep olmak bile benim için yeterli bir kazanım.

Teşekkürler...
Sayı 8
Ahmet Doğu İpek Söyleşisi Varvara - Süngere Belgesel