Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Erdem Akan

06.06.2015
Sayı 3

”TÜRK TASARIMI” NDA SIFIR AKSAN ÇABASINI, İLETİŞİMİN KISITLAYICISI OLARAK GÖRÜYORUM.

Erdem Akan, tasarımcı, tasarım danışmanı, sanat direktörü, küratör ve akademisyen. Neden bunların hepsi?

Aslında, herhangi bir şekilde başka bir coğrafyada, batıda bir yerlerde olsaydım, büyük ihtimalle sadece tasarımcı olurdum. Çünkü orada tasarımla ilgili kurumlar, oluşumlar ve yapılar, hepsi bir şekilde mevcut. Tasarımcıların çevresinde bu işleri profesyonel olarak yapan insanlar var. Bu yan yapılar tasarımcılara platform oluşturur. Ben, tasarım çevresindeki faaliyetlerimin çoğunu yapılar eksik ya da olmadığından dolayı yaptım. Örneğin Maybeshop tasarım dükkânını yaklaşık 5 sene önce benzer bir sebeple, yokluktan dolayı açmıştık. Bugünse İstanbul’un pek çok bölgesinde, pek çok tasarım mağazası var. Kısaca artık bunu yapmamıza gerek kalmadı. Ben de zaten perakendeci değilim. Aynı dönemde, bize yurt içinden ve dışından stajyerler geliyordu. Yabancı bir ortamdan gelmelerine rağmen, yurtdışından gelenlerin 1 hafta içerisinde profesyonel iş hayatına ve bulundukları ortama adapte olduklarını; fakat yurtiçinden çok iyi üniversitelerimizden, donanımlı bir şekilde gelenlerin çok daha uzun sürelerde adapte olamayıp, iş üretemediklerini gözlemledim. Profesyonel hayatla ilgili gözlemlediğim bu sıkıntıyı da eğitim alanına gidip yerinde görmek, müdahale edebilirsem etmek; katkı sağlayabilirsem sağlamak istedim. Hatta bu bana “Doğru okul nasıl olmalı?” yı araştırtıp, ciddi miktarda veri toplatıp; uzun vadede bir okul açma planı yaptırdı. Bunlar beni akademisyen yapmaz, ben daha çok akademik bir ortamda edinimlerimi paylaşan pratik bir insanım.

Bu anlattıklarınız bana “Bilgi, paylaştıkça çoğalan bir hazinedir” Buda yaklaşımının Türk yansıması gibi geldi…

Gülüyor… Bana göre 2 çeşit tasarımcı var; aslında her şeyin 2 tanesi var da; biri kapıları açan tasarımcı ve diğeri kapıları tutan tasarımcı. Birileri ben buranın demirbaşıyım, onaylar benden geçmeli, bensiz bu iş yürümez, yürüyemez yaklaşımındayken ben, bir projenin nesi olabileceğimi, o projenin yürümesi için ne yapılabileceğimi, dolayısıyla başkalarının nasıl dâhil olabileceğini ve yeninin nasıl oluşabileceğini düşünüyorum. Mesela tasarım sergilerini de bu nedenle seviyorum. Çünkü onlarda mevcudu sergilemek yerine, yenilerin üretilmesine sebebiyet veriyorlar. Ben de küratörlüğünü yaptığım sergilerde yeni tasarımcıların nasıl katılabileceğine ve tasarımcıların yeni bakışlarını nasıl katabileceğimize odaklanıyorum. Meslek gereği bizler brieflerle hareket ediyoruz, o sergi için ne istendiği net bir şekilde özellikleriyle verildiği zaman tasarımcı heyecanlanıyor ve tasarım süreci başlıyor. Her zaman bu şekilde hazırlanılabilecek bir zamanda olmayabiliyor. Mesela “OOPS!” ta 1 hafta içerisinde bir şeyler üretip sergilenmesi gerekmişti; biz de çözümü tasarımcılardan, müşteri beğenmemiştir, kalıp üretime el vermemiştir, başlanamamıştır gibi bir sebeple üretilememiş tasarımlarını göndermelerini talep etmiştik. Atölyemin yapılamamış işlerle dolması bana inanılmaz keyif verir, çünkü onların hepsi bana göre geleceğe dair izlerdir.

Bunun üzerine eskicileri gezmeye duyduğunuz sevgiden bahsedelim mi?

Ben tüm objelere “Ömrünü doldurduktan sonra, 10 yıl sonrasında bitpazarına düştüğünde alma isteği uyandırır mı?” düşüncesiyle yaklaşıyorum. Baktığım zaman dedemin çakısı, saati, anneannemin kaşıkları, porselen vazosu bugünün eğitimli bir gözü olarak bende bir heyecan oluşturuyor. Acaba “Kendi tasarladıklarım da gelecek kuşaklara aynı heyecanı taşıyabilecek mi?” yi sorguluyorum. Genel olarak bu kuşakta, yurtiçi ve yurtdışında üretilmiş ürünlerden tasarımcı dokunuşu ve bir ruhu olanların kalıcılığı olacağına inanıyorum. Tasarımcı dokunuşunu şiirsellik olarak değerlendiriyorum, sadece işini yapmak olarak değil; “artı bir şey” katması, kullanırken, kullandıktan sonra farkına varacağımız şeyler olarak görüyorum. Bunların tamamının insanlığın ortak hafızasını oluşturduğunu düşünüyorum ve eskicilerde de bu ortak hafızayı arıyorum. Öte yandan, ben tüm ürünlerin bir nevi canlı olduğuna ve bir nevi hayatları olduğuna inanıyorum, bu nedenle eskicilerde fosillere bakıyorum, nasıl evrimleştiğini anlamaya çalışıyorum. Soyu tükenmiş olanları yeniden yaşatabilir miyiz, evrimini yanlış ilerletmiş olanları bir şekilde değiştirebilir miyiz gözüyle arıyorum.

Benzer düşünceyle yaklaşıp, uluslararası hale getirilmesi gerektiğini savunduğunuz “Türk Tasarımı”ndan kastınız nedir?

Öncelikle, Türk tasarımıyla Türk pasaportlu tasarımcı arasında fark var. Türk pasaportlu tasarımcının yaptığı her şeye Türk tasarımı diyemeyiz. Türk tasarımını oluşturan ortak bir kültür, bir tasarım dilidir. Ben dünyadaki bütün tasarım kültürünün büyükçe bir aşure olduğunu düşünüyorum. İtalyanların yaşam stillerinden, Almanların üretim yeteneğinden, Amerikalıların pazarlama gücünden, İsveçlilerin doğal kaynakları işlemesinden gelen baharatlarını kattığı bir tatlıyı siz geçmiş kültürünüzle beslenen Türk baharatınızdan mahrum bırakıyorsunuz. Dünyanın önemli bir mirasını elinizde tutup, yastık altı edip, çöpe atıyorsunuz. 2000lerden bu yana olgunlaşmakta olan uluslararası tasarım algısına katılmak istiyorsak, Türk tasarımını monolog olmaktan çıkartmalı, katkıda bulunurken bir şeyler aldığımız bir diyalog başlatmalıyız. Geçmişimizdeki gerçekleri, samimi form dillerimizi, kullanım alışkanlıklarımızı bugünün şartları ile güncelleyebilirsek Türk Tasarımı diye ortak bir dili besleyebiliriz. Sufizm’den etkilenip, yurt dışında az çoktur olarak benimsenmiş felsefeyle nüansları farkına varıp, tasarım diline aktaran veya maksimalizmi bereket olarak kendi aksanıyla şekillendiren tasarımcı sayısının azlığı, açıkçası beni endişelendiriyor. Gelenekselle çağdaş arasında kalmak, folkloriklikten uzaklaşamamak, ideolojik yaklaşımlara yakın gözükmek, çirkin ve doğru bulunmamak gibi riskler barındırması yönünden tasarımcıların bu denemelere yanaşmamasını da anlayabiliyorum. Fakat İtalyan tasarımı tarihine baktığımızda Memphis dönemine ait onlarca, yüzlerce cesur denemenin, 80lerde patlayan tasarımın tetikleyicisi olduğunu hatırlamak gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle bizlerin temel görevi korkmadan Türk tasarımını uluslararası tasarım dili ile harmanlayıp, evrensel oluşumda yerini almasını sağlamak.

Öyleyse “Eastmeetswest” için bu düşüncelerinizin ürün hali diyebilir miyiz?

Sanırım o ürün benim bu yönde en iyi iletişim kurduğum ürün. On yıl kadar önce bilinen bir cam ürünleri fabrikası ziyaretimde fabrika müdürünün “Değiştiremeyeceğin şeyler var. Mesela bu çay bardağı, ne yapabilirsin ki?” sorusu üzerine, dönüş uçağında çizmiştim. Ona bir şey yapamayacağımı; onu ancak koruyabileceğimi kabullenip, onu düz silindir cam içine kapsüle etmiştim. Bir kaç ay sonra ne yaptığıma dönüp baktığımda, doğunun ince belli irrasyonel formu ile batının rasyonel silindir formunu birleştirdiğimi fark etmiştim. Tasarım felsefem uluslararası iletişim üzerine, tam da bu yüzden tasarım uluslararası olabilmek için hem ulusal olmalı hem de başka uluslarla paylaşılacak değerlere sahip olmalı. Bu noktada, tasarım ile dil arasında bir benzerlik kurabiliriz. Benim tasarım anlayışım Türk aksanıyla İngilizce konuşmaktır. Kültürel aksanların iletişimi samimi kıldığına, zenginleştirdiğine ve potansiyel konuların paylaşımına şans tanıdığına inanıyorum. ”Türk Tasarımı” nda sıfır aksan çabasını, iletişimin kısıtlayıcısı olarak görüyorum.

Türkiye’deki tasarım yarışmaları konusunda düşüncelerinizi alabilir miyim?

Ben Oscar’a inanıyorum; çünkü katılımcıların başvurusu diye bir şey yok. O sene tasarladığım bir ürünün, tek benim başvurduğum bir ürün grubunda seçilmesi bana göre ne beni ne de ürünü iyi yapmaz. Türkiye’deki tasarım yarışmaları, o sene tasarlanmış bütün ürünleri, kullanıcı deneyimi, estetik yenilik, ergonomi, tüketiciye ulaşması vb. net kıstaslara göre inceleyip ödüllendirirse inancım artacaktır. Bu kriterin ötesinde, yarışmaların ve ödüllerin asıl öneminin genç tasarımcılara yol açması, yeni isimlere yer vermesi olduğuna inanıyorum. 

Sayı 3
Onur Çanka Söyleşisi Mert Sandalcı Söyleşisi