Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Elif Sanem Karakoç

17.10.2017
Sayı 18

“İşlerimi, bazen yüzümü, yazılmış koskoca romanların kapağında görmek garip bir his. Kitaptaki bir karakter olmak gibi!”

Röportaj: Şener Yılmaz Aslan


Seni biraz tanıyabilir miyiz? Fotoğrafa olan ilgin ne zaman ve nasıl başladı?

Ben Elif, 1990 yılında İstanbul’da doğdum. Ressam, İllüstratör bir baba, grafiker bir anne ve grafiker bir ağabey ile sanatın içinde büyüdüm. Güzel sanatlar lisesinin resim bölümüne yeni girmişken, annemin film kamerasını ve çektiği eski fotoğrafları görünce başladı fotoğrafa olan ilgim. Birkaç yanık filmden sonra, daha çok üstüne gitmem gerektiğini fark ettim. Sonra o ilgi, fotoğraf çekmek için resim derslerinden kaçmaya dönüştü. O dönemde çektiğim fotoğrafları internetteki portfolyo sitelerine yüklüyordum. Finlandiya’daki bir fotoğraf galerisi işlerimi görüp beğendi ve bu sayede 16 yaşımda ilk kişisel sergimi yurt dışında açma şansına eriştim. 2009’da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Fotoğraf bölümünü kazandım.

Aldığın eğitimin fotoğraf hayatında sana yön verdiğini düşünüyor musun? Hangi yönde etkiledi seni?

Düşünsel olarak, her gördüğüm görüntünün fotoğrafını çekemeyeceğimi ve bazı anları yaşamanın, o anları kaydetmekten daha değerli olduğunu öğretti bana okul. Teknik olarak, karanlık odayı, film yıkayıp fotoğraf basmayı öğrenmiş olmak çok önemli benim için. Bunlar dışında sürekli üretmenin zorunlu olduğu, farklı fikirlerin havada uçuştuğu, oldukça besleyici bir beş seneydi. 



Biraz “The Glitch and Some Veggies” isimli projenden bahseder misin? Nasıl çıktı ortaya?

Okul döneminde verilen bir fotoğraf ödeviydi aslında. Tarayıcı ile fotografik görüntüler üretmemiz istenmişti. Birkaç denemenin sonrasında, seçtiğim objeleri taranmaya bırakmak yerine hareket ettirerek süreci kontrol edebildiğimi fark ettim. O an benim için tarayıcı, ışık hızının etkileşime girilebilecek kadar yavaşladığı bir tür mikrokozmosa dönüştü. Nesneler kırılıp spektrumlarına bölündü, ürpertici bir boşluk ve yıldız tozları arasında ya bambaşka bir evrenin boyutuna girdiler ya da bozularak yok oldular. 

Los Angeles’ta yaşamaya nasıl karar verdin, fotoğraf hayatın nasıl gidiyor orada?

2009 yılında ilk defa ağabeyimi ziyaret etmek için gelmiştim Los Angeles’a. Havası hep güzel, gökyüzü hep mavi, insanları pek sakin olduğu için, bir de tabii ki yurt dışında gördüğüm ilk ve tek yer olduğu için anında vurulmuştum. Senelerce ‘Nasıl oraya yerleşebilirim?’ diye düşünüp kıvrandıktan sonra başardım. Turist olmaktan çok farklıymış yurt dışına yerleşmek… Bu aralar adapte olmaya çalışıyorum. Geçinmek, yeni insanlar tanımak, şehre ve kültüre alışmak ve farklılıklardan beslenmek üzerine yaşıyorum. Gerçekleştirmek istediğim bir sürü projem var, insanların sanata değer verdiği bir şehirde yaşayabiliyor olmak beni çok mutlu ediyor. 


Birçok fotoğrafın kitap kapaklarında yer aldı, bunun için özel bir çaban oldu mu yoksa kendiliğinden gelişen şeyler miydi?

Yine, en çok fotoğraf çekip paylaştığım dönem, şans eseri editörlerin beğenip kullanmak istediklerini söylemeleriyle oldu. Kullanılan fotoğraflar çoğunlukla oldukça eski otoportrelerimdi. İşlerimi, bazen yüzümü, yazılmış koskoca romanların kapağında görmek garip bir his. Kitaptaki bir karakter olmak gibi! 

Bir yandan kitapların ne anlattığı benim için tamamen sır. Bir fotoğrafım ‘Hoogbegaafdheid van Dichtbij’ isimli çocuk kitabının kapağında kullanılmıştı mesela. Türkçe’de tam karşılığı yok. Kim bilir ne anlatıyor o kitap? Kapaktaki fotoğraf, hikayedeki hangi detayla örtüştü? Fotoğrafı seçen editöre ya da okuyucuya ne hissettirdi? Ne kadar uzak ve farklı kültürlerden olsak da aynı görsellikte anlaşabilmemiz pek harika! 

Takip ettiğin ve bizim de takip etmemizi önerdiğin fotoğrafçılar var mı?

Türk fotoğrafçılar arasında çok severek takip ettiğim üç isim Can Dağarslanı, Aslı Çelikel ve Rengim Mütevellioğlu. Yurt dışından Jack Davison, Silvia Grav, Justine Tjallinks ve Marilyn Mugot’un işlerini çok başarılı buluyorum. 

Müzik, sinema ve kitap desem, hangisiyle daha çok ilgileniyorsun, kimler geliyor aklına bu konularda?

Bu aralar Noah Harari’nin tarih kitaplarından keyif alıyorum. Homo Sapiens’in bencillik ve acımasızlık dolu garip evrimine yakından bakabilmek çok etkileyici. 

Genelde klasik rock ve blues dinlemeyi seviyorum. Yeni sayılabileceklerden Mac Demarco ve Homeshake de bu dönem fazlasıyla dinlediğim adamlar. 

Sinemada aklıma Quentin Tarantino geliyor. Onun dışında dizileri, çizgi yapımları, absürt komedi ve stand-up’ları takip ediyorum. Adventure Time, Rick & Morty, Bob’s Burgers, Horace & Pete, Baskets, Documentary Now! Portlandia ve It’s Always Sunny In Philadelphia favorilerimden. 

Müzik, sinema ve kitap desem, hangisiyle daha çok ilgileniyorsun, kimler geliyor aklına bu konularda?

Bu aralar Noah Harari’nin tarih kitaplarından keyif alıyorum. Homo Sapiens’in bencillik ve acımasızlık dolu garip evrimine yakından bakabilmek çok etkileyici. 

Genelde klasik rock ve blues dinlemeyi seviyorum. Yeni sayılabileceklerden Mac Demarco ve Homeshake de bu dönem fazlasıyla dinlediğim adamlar. 

Sinemada aklıma Quentin Tarantino geliyor. Onun dışında dizileri, çizgi yapımları, absürt komedi ve stand-up’ları takip ediyorum. Adventure Time, Rick & Morty, Bob’s Burgers, Horace & Pete, Baskets, Documentary Now! Portlandia ve It’s Always Sunny In Philadelphia favorilerimden. 

Sayı 18
Mete Kaplan Eker Barış Manço