Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Coşkun Aral Söyleşisi

19.02.2015
Sayı 7

O, Dünyayı biriktiren adam... Hem de; Kıta- kıta, ülke-ülke, şehir-şehir, kasaba-kasaba, köy-köy... Dağ, bayır, savaş, barış, işkence, yağmur, çamur, hiç fark etmez onun için... Gerçek bir dünya koleksiyoneri... Diğer taraftan bir aile babası, Türk belgeselciliğinin altın çocuğu... Yaptığı işe sevdalı... Gazeteci, gezgin, maceracı, fotoğrafçı, muhteşem bir aşçı, paha biçilmez bir hazine...

Yıllarca yılmadan istediklerinin peşinden koşmuş ve başarmış. Başarmak için çalışmış, çabalamış bugünlere gelmiş. Korsanlarla yaptığı röportajlardan, savaş fotoğrafçılığı görevinde kurtardığı insanlara, haksız yere gördüğü işkencelerden, yamyamlar ile geçirdiği zamanlara kadar birçok anısı var... Şahane bir dost, inanılmaz bir yol arkadaşı... Birlikte çıktığınız seyahatlerde Aral’dan edindiğiniz bilgiler öylesine damıtılmış ve öylesine heyecan verici ki... Yaz, yaz, anlat anlat bitmez... Coşkun Aral ve onun anlattıklarının lezzetiyle insanın Coşkun ARAL olası geliyor...

En klasik haliyle en başından diye başlarsak sevgili Coşkun dünyayı biriktirmeye ne zaman başladın?

Benim gezginlik hikayem biraz küçüklüğüme gider. İstanbul’a ilk olarak Siirt’ten 5 yaşında geldim. İlkokul 1. sınıfı burada misafir öğrenci olarak okudum. Daha sonra Siirt’e tekrar geri dönüş yaptık. 11 yaşında yeniden İstanbul’a geri döndüm. Türkiye’nin pek çok yerinde akrabalarımız olduğundan tüm Türkiye’yi sık sık gezerdik. Farklılıklarla buluşarak içimdeki gezi tutkusunu keşfetmiş oldum.

Ya fotoğrafçılık!

Fotoğraflarla buluşmam 9’lu 10’lu yaşlarımda gerçekleşti. İlk profesyonel fotoğraf makinemi aldığımda 17 yaşındaydım. İş hayatıma Gün gazetesinde başladım. Onu izleyen yıllarda da Politika gazetesi ve daha sonra yine aynı dönemde AP Ajans ile serbest çalışmalarım başladı. O dönemlerde UPI vardı. Bu daha sonra adı Reuters oldu. Kadınca dergisinde rahmetli Duygu Asena ile çalıştım. Ve yine o dönemde başlayan foto muhabirliğine, ilk yurt dışı seyahatime çıkmıştım. Sipa adına dünyayı dolaşmaya başladım. Dünyada Sadece savaşlar değil; festivaller, felaketler, özgün yaşamlar ve portreler de vardı... Bu konuların hepsini ele aldım. Foto muhabirliğini 1979’dan başlayıp 1996 yılına kadar bizzat yaptım. Zaman zaman video kamerasını kullansam da foto muhabirliğini hep devam ettirdim. 1996’da haberci programı ile televizyonda haber-belgesel tarzı bir üslupla belgeselciliğe başlamış oldum. Şu anda Digiturk’de yayınladığımız İz TV’nin genel yayın koordinatörlüğü adı altında yönetici değil yönlendirici pozisyonunda çalışmalarıma devam ediyorum.

14 Ekim 1980’de kaçırılan uçakta hava korsanları ile bir röportajın vardı. Çok dillendirmek istemediğini biliyorum. Hala aynı fikirde misin?

Senin de söylediğin gibi, bu benim çok özgün bir anım ve bu konuyu fazla yaymak istemiyorum çünkü yakın gelecekte bu anımın filmini yapmak istiyorum. Genç bir gazeteciyken bindiğim uçak kaçırıldı ve korsanlara yardımcı olduğum gerekçesiyle gözaltına alındım.

Biraz Haberci ’den söz edecek olursak, Haberci’nin kurgusu ve yol hikayesi nasıl başladı?


Kendi mesleğimi icra ederken. Bir kamera beni izliyordu. Ben her zamanki gibi fotoğraflarımı çekiyor, röportajlarımı yapıyordum. Çünkü bizler fotoğraf muhabirlerinin yaşamları çok farklıdır. Bu yaşam kendi baktığımız bir alanmış gibi kaldı yıllarca. Birkaç tane fotoğraf muhabirinin yaşam öyküsünü içeren bir film dünyada ses getirdi. Daha sonrada hep sorgulanmaya başladık. Ne yapıyoruz, giderken nasıl gidiyoruz, gittiğimiz yerlerde nelerle karşılaşıyoruz gibi... Bu sorulan sorulara yanıtı beni izleyen bir kamera ile aktarmayı, ilk olarak dünyada gündeme getirerek ortaya koydum. Ancak bu programın başlangıcı A Takımı’ndaydı. 1994 yılında A Takımı’nda başlattığımız o format 1995’de Haberci olarak çıktı.

Neden Haberci peki?

Çünkü dünyayı gezen bir toplum değiliz, kendi ülkesini gezen bir toplum da değiliz. Uzun lafın kısası gezmeye meraklı bir toplum olmadığımızdan biraz olsun insanımıza yaşadığı coğrafyasının ötesinde var olan coğrafyaları, renkleriyle, tatlarıyla, yaşam biçimleriyle aktarmak içindi. Bunun dünya versiyonunu da yaptım. Dünya’nın En Tehlikeli Yerleri adında bir Amerikan şov programı vardı. Bu projeye başladık ancak devam ettiremedik.

Hangi yıllardaydı?

1996–1997 yıllarındaydı. Bu proje kitap olarak Amerika’da ortaya çıktı.

Dünyanın En Tehlikeli Yerleriydi değil mi? Peki programı yapamama sebebin neydi?

Ne yazık ki, Türk olmanın dezavantajları ile o programı yapamadık. Haberci’yi ise gelişmiş ya da az gelişmiş şeklinde nitelendirmeyeceğim. Çünkü Amerika Birleşik Devlet’lerinin de belgeselini yaptım. New York’un yanı başındaki esrar satıcılarının olduğu Brooklyn’e de girdik. Yapılamayanı yapmak, korkulana gitmek, içindeki gizemi ortaya çıkaracak bir bakıştı o belgesel. Logomuzun Mandala’nın korsanı olması, hep tehlikeli diye adlandırılan bölgelere giren çıkan bir insan, bir haberci birliği savaşçısı, görüntü avcısı olmasından kaynaklanıyor. Bu misyon ile çalıştık hep. Program devam etti. Ama ATV’deki heyecanını kaybetti. Şu anda kendi kanalımız olan İz TV’de yayınlamaya devam ediyoruz. Tabi o eski tadıyla değil.

Neden böyle düşünüyorsun?

İz TV de yayınlanan her bir belgesel zengin içerikli ve gerçekten “Belgesel Seyrediyorum” yalanını söylemeyen gerçek izleyicilerin vazgeçilmezi... Teşekkürler. Ancak toplum değişti, değerlerimiz değişti, bu tip şeylere ilgiler farklılaştı. Bu yüzden İz TV’de Haberci’den ziyade amacım ve niyetim kanalın içindeki diğer belgesel programını daha çok çoğaltmak ve içeriklerini arttırmak.

Bazen tam bir savaşın orta yerinde, bazen kimselerin giremediği kalabalıklarda, çatışmalarda, en zor zamanlarda hemen hep sen ve senin işini yapan meslektaşların var, yardıma ihtiyacı olan biriyle karşılaştığında neler hissediyorsun?

Biz bu işi yapan kişiler, fotoğraf muhabirleri, Rambo filan değiliz. Sonuçta hepimiz insanız. Bunu ben değil bütün arkadaşlarım yapıyor. Toplumsal bir olayda yaralı bir çocuk görsem fotoğraf çekmeyi bırakır ona yardım ederim. Bunun aksi olması zaten yanlış olur.

Ancak bazen kanıksamak demek doğru olur mu bilmiyorum? Fakat hiç karışmadan sadece işlerine odaklananlar var... Sen nasıl bir yol izliyorsun?

Evet var. Bu o insanların eksikliği. Ben zaten bu amaçla gitmiyorum savaşa. Ama yanımda ihtiyacı olan insan varsa kim olursa olsun ona yardım eder. Ben bir kahraman değilim bu anlamda. İnsani görevimi yerine getiriyorum sadece. Ancak dediğin gibi dünyada bunu yapmayanlarda olmuş. Fotoğrafçı bir meslektaşımız bunu yapamadığı için intihar bile etmiş. Afrika’da bir çocuğa akbaba saldırısında yardım edemeden işine devam etmiş. Bunu nasıl açıklayabilirim, mesleğini çok seven bir insanın işine olan konsantrasyonu, çok şeyi fark edememesine de yol açabiliyor zaman zaman. Bu yüzden de kimseyi yargılayamam. Şöyle demek istiyorum; ben yaptıysam bunun adı kahramanlık değil yapamayanlar da cani değil.

Belgeselden söz edecek olursak, belgesele destek (sponsorluk) bulmak zor mu?

Türkiye gelişmekte olan bir ülke. Türkiye’de sponsorluk kavramı daha çok yeni oluşuyor. Yani bırakalım belgeseli Türkiye’yi dünyaya tanıtacak ciddi film konuları var. Ancak Türkiye’de bunla ilgili iştigal eden kültür bakanlığımızın içinde böyle bir anlayışa sahip insanlar ne yazık ki yok. Hiçbir zamanda olmadı. Bakanımız istese bile mevzuatlar ne kadar el verir ki... Şimdi Recep İvedik gibi bir film 5 milyon tane izleyici topluyorsa bu tip filmlere niye destek olalım diyeceksin. Sosyal sorumluluk kavramı da sağlıklı değil maalesef. Bu yüzden bu konularda fazla konuşmak yerine biz işimizi yapıyoruz, kalitemizi arttırmaya bakıyoruz. Sponsor olmak isteyen niye sponsor olacağına karar verir ve olmak isteyeceğini zaten bulur. Bu belgesel midir, film midir, Recep İvedik midir, çok ciddi bir yapıt mıdır onu kendilerine bırakalım. Dilenci gibi dolaşmanın hiçbir anlamı olmadığı gibi sponsor olmaya talip olanları yargılamanın da hiçbir anlamı olmadığını düşünüyorum.

“Yamyamlar Arasında” adlı bir belgeselin var. Daha önce sohbetlerinde de dinlemiştim, neler yaşadığını ve neler gördüğünü anlatabilir misin?

1960-1970’lere kadar dünyada insan eti yemek konusunda belirli yerler gösteriliyordu. Dünyada yamyamlık olayı çok farklı. Âşık olduğu sevgilisini parçalayıp yiyen de var sadece zevk için yiyen de... Birkaç yıl önce bu konu üzerine bir Rus yargılanmıştı. 40’ın üzerinde kadın yemişti. Bu sebepten ötürü de idam edilmişti. II. Dünya savaşında açlıktan hiçbir şey yiyemeyen, yemek bulamayan insanların, insan eti yediğini de biliyoruz. And dağlarına düşen bir uçak yolcuları, yaşayabilmek için ölülerini yemişlerdi. Ama bazı toplumlar insana ait hem cinsini yeme özelliğini 1980’lere kadar korumuştu. Papua Yeni Gine’nin yanı başındaki bir adada bu olayların var olduğunu misyonerlerden duyuyorduk hep. Oraya belgesel yapmaya gittim ve geçmişte insan eti yiyen, yeme gerekçelerini de hayvansal protein olmadığını çünkü burada memeli hayvan yaşamadığını anlatmışlardı. Çamurda yaşayan bir takım böcekler dışında başka hiçbir şey olmadığını dile getirmişlerdi. İnsanoğlu gariptir ki anne sütü içerisinde beslendiği süre zarfında hayvansal proteine alışır. Bunu alamadığı zamanda da vücudunun tepkileri onu abuk sabuk şeylere götürebilir. Yani insanlar ramazan ayında 8 saatlik açlıkla mücadele veriyorlar. Ama bu diğer anlattığımla kıyaslanacak bir durum değil. 1 ay boyunca ağzınıza peynir, süt, et sokmayın değişimi göreceksiniz. Bu insanlar da kendi ölülerini değil savaştıklarında öldürdükleri insanların etlerini yiyorlar. En son örneklerini yaşadığım bir adaya gitmiştim. Buna ilişkin bir belgesel çektim. Hem cinsini yiyen ve bunu zevk olarak yapanlar var elbette şu anda dünyada. Bu hastalık olarak tanımlanıyor. Sadizm ya da sapıklık olarak da tanı konuluyor. Biz ise ihtiyaçtan kaynaklanan konunun belgeselini yaptık.

Bizim halk olarak belgesele olan ilgimiz nedir?

Halkımızın belgesele olan ilgisi, sevgisi gerçekten olsaydı İz TV’den önce bir sürü kanal kurulurdu. Ne yazık ki halkımız önce kitap okumayı sevmeyen bir toplum. Çocuksu meraklarını bırakmış, sadece ihtiyacı olanların peşinde koşmayı seven bir halk. Bugün ihtiyacı bastırılmış cinsellikse, kısa yoldan zengin olmak ise, ortaya koymak istediği gücünü diğer güçlerle birleştirip toplu bir kolektif güç olup ortaya çıkarmaksa ilgi duyduğu alanlar da onlara yönelik olacaktır. Yani futbol izlemek onun için tatmin edici bir şeyse onu izler. Dediğim gibi Televole gibi programlarda başkalarının özellerini sanal dünyalarında onlara empati yapmaksa onlarla uğraşır. Ben şimdi bugün belgesel izlemek istiyorum, diğerlerini izlemek istemiyorum demez. Kanalımızı izleyici sayısı iyi ki kanal yayınlanmaya devam ediyor. Bugün kanallar programları izlenmediği zaman, o programı hemen yayından kaldırılıyor. Yani sonuçta kanalımız hiç izlenmemiş, hiç bakılmamış olsaydı Digiturk tarafından sonlandırırlardı.

İz TV gerçekten belgeye dayalı bilgiye meraklı olanlar için mükemmel bir kanal, ciddi bir izleyici kitlesinin var olduğunu biliyorum.

Evet. Digiturk bu kanalı kurdu, hem izlenme oranları hem dünyada almış olduğu ödüller hakikaten sağlıklı bir geri dönüş getirdi ki, kanalımız hala ayakta varlığını sürdürüyor. TRT bir belgesel kanalı kurdu, bir başka kanal bir belgesel kanalı daha kurdu. Gönül ister ki daha farklı belgeseller yapılsın.

Belgeselleri bütünleyen müzikleri konusunda neler söylersin?

Müziğin önemi çok fazla. Ben bir önceki meslek dönemimde bildiğin gibi fotoğrafçıydım. Yani fotoğrafının çekerken olmazsa olmaz kuralları bellidir. Ancak belgesel dediğimiz zaman sizin yönetmenliğinizde, kameranızda, sizin kurgunuzda yapılan bir şey değil. Birçok insanın yaratıcılığını ortaya koyduğu bir çalışma, bir eser...

Peki, Yurt dışında Türk belgeseline olan ilgi nasıldır? Haberci’nin ve pek çok Coşkun ARAL belgeselinin yurt dışında yayınlandığını biliyoruz. Ne çeşit geri dönüşler alıyorsun?

Yurt dışında gelişmiş ülkelerde belgesel bir ihtiyaç. Gelişmekte olan ülkelerde ise böyle bir açıklık var ki neticesinde belgesel kanalı kuruldu. Ben hala bazı ülkelere Haberci dönemimde yapmış olduğum çalışmalarımı satıyorum. İhtiyaç var ki izleniyor, merak ediliyor. Bunu yapan Türk müdür, Venezüellalı mıdır, Amerikalı mıdır bakılmıyor. Sonuçta sizin yapmış olduğunuzda etik kuralları, grafiğinden tutun sunumuna müziğine belgeselin olmazsa olmaz öğeleri varsa bir alt yazı da koyup izletebiliyorlar. Dünyada Türkiye dışında dediğimiz gibi alıcısı var ki ben 15 yıl önce yapmış olduğum belgeselleri yurt dışına satabiliyorum.

Genç kuşağımızın belgesele olan ilgisi nasıl peki?

Maltepe Üniversitesinde öğretim üyeliği yapıyorum. Haftada 2 saatlik derslere giriyorum. Aynı zamanda bazı öğrencilerim benim elemanlarım. Onlarla yaptığım bazı çalışmalar var ve halen devam ediyor. Bunun dışında bölge okullarına söyleşilere katılıyorum. Gücüm yettiği kadar Türkiye’nin bütün okullarında öğrencilere ulaşmaya çabalıyorum. Ama bir belgeselci ağabeyleri gibi değil. Çünkü çoğu belgeselin ne olduğunu bile bilmez. Çocuklara gidip de bunu izleyin, şunu seyredin demek olmaz. Onlar ne isterlerse onu izlemeliler. Ailenin tek dikkat etmesi gereken konu, çocukların zamanının çok değerli olduklarını bilmeleri. 3–7 yaş arasındaki çocukların genel kültürlerine uygun programlar, uygun yapıtların tercih edilmesi gerekiyor. Çünkü eğitim çok önemli ve onları yönlendirmek de... İzledikleri her neyse hayatlarında belki girdaplara, travmalara yol açacak şiddet içerikli, abartılı tanımlamaların olduğu, dinsel, ırksal ayrımcılığa götürecek şeyler çok var. Bu amaçla ben onların karşısında belgeselci ağabeyleri olarak durmuyorum. Yaş gruplarına göre bir takım sunumlar yapıyorum çünkü bilgi ilaç gibidir. Şöyle anlatmak isterim; aspirini bebeklere verdiğiniz zaman onun içeriklerine uygun olanı vermeliyiz. Kalp hastalarına farklı, yetişkinlere ayrı, migreni olanlara dozu daha yüksek olanını seçmeliyiz. Yoksa siz çocuğa 1000 cc’lik bir aspirin verirseniz midesini delersiniz. Bilgide aspirine benzer. Bilgide öyle gelişigüzel verilmez. Ben verdim o istediğini alır denmez. Her yaşın, her eğitimin alınacak bilgi aktarımı farklıdır. İşte bu misyonumu sürdürerek elimden geldiğince bütün okullara gidiyorum.

Peki, Coşkun Aral belgesel çekimi öncesinde nasıl bir hazırlık yapar?

Önce araştırır, sonra takip eder, yapılmışları görür ve kıyaslama yapar. Bir aşçı nasıl önce kullanacağı malzemeleri seçerse ben de bu şekilde çalışırım. Zamanlama çok önemli. Bir aşçı örneğini verdim buradan ilerlemek istiyorum. Şimdi bir aşçı gelip de enginarın konservesini almaktansa zamanında toplamayı tercih ediyorsa ben de araştırmalarımı bu yönde yapıyorum. Enginarı pişireceği ve içinde kullanacağı malzemeyi nasıl topluyorsa ben de bilgilerimi topluyorum. İşte bunların hepsi, oluşum süreci, içeriğinin dolacak malzemeleri, bunların seçimi, onları getiren insanlar ve içeriğinin kalitesi ve sunum. Bunlar derinlemesine bakıldığında tam bir ekip işi değil de nedir.

Sevgili Coşkun, biliyorum ki bütün dünyayı biriktirdin, bir iki küçük ada devletinin dışında görmediğin yer kalmamış. Buradan hareketle, henüz yapamadığın ve yapmayı düşündüğün ne var?

Proje hırsızlığının çok yoğun yaşandığı bir ülkede olduğum için belgesel yapmaya devam edeceğim ama bu sorunun yanıtı olarak şunu yapacağım bunu yapmalıyım diyemem. Uzaya göndermek isteyen bir sponsor varsa uzaya da giderim.

Ben, kıymetli dost; çok sevgili Coşkun ARAL ‘a Box in a Box Idea okuyucuları adına gönülden teşekkür ediyorum...
Sayı 7
Nerdworking Sanattan Haberler