Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Atölye Mil ile Aralıktan Bakmak

03.12.2019
Sayı 22

Kentsel ortamda beliren mekânlar, şehrin sosyal yaşantısı ile biçimlenir ve yürürlük kazanır; kent sakinlerinin etki ettiği ve etkilendiği bir dönüşüm sonucunda tekrar ve tekrar inşa edilir. Araştırma, küratörlük ve sergi tasarımını üstlendiğimiz “Aralıktan Bakmak” sergisinde, biz Atölye Mil olarak bu dönüşümü ve katmanlarını ele aldık. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü bünyesinde gerçekleşen sergide; Meşrutiyet Caddesi’nden zamanda ve mekânda bir kesit: Rossolimo Apartmanı-Bristol Otel aralığı; İstanbul Araştırmaları Enstitüsü-Pera Müzesi aralığına evrilirken, bu dönüşümün kent ve kentli üzerinde nasıl bir yansıma ürettiğini araştırdık. İleriki satırlarda bu araştırmayı ve sergide ziyaretçiye sunduğumuz bilgileri özetlemeye çalışacağız.

Sergi girişindeki tüller, dönem fotoğraflarından ve haritalardan seçilen fragmanlar.
Fotoğraf: Dilara Tekin Gezginti

Yazarlar: C. Eda Özgener Semerci,  Dilara Tekin Gezginti


Seçilen yüzyıl dönümü; karşılaşmaların yaşandığı, farklı grupların bir araya geldiği, gözlemlerle edinilen alışkanlıkların mekânları ve kullanıcıları dönüştürdüğü, kent sakinlerinin ekonomik, sosyal ve fiziksel dönüşümlere ayak uydurmaya çalıştığı; “mekân” ve “gündelik hayat”ın birbirini yeniden inşa ettiği bir aralık ve aynı zamanda bu kentsel tecrübenin biçimlenişinin; dolaşıma giren dergi, gazete, fotoğraf, kartpostal gibi belgelerden okunabileceği bir dönem. Bu hikayeyi, geçtiği yerlere özel bir önem atfederek, çeşitli belgeler üzerinden okumaya ve anlatmaya çalıştık.


Sergiden bir fotoğraf, bugünkü isimleriyle Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü. 
Fotoğraf: Dilara Tekin Gezginti

Ele aldığımız dönemde, İstanbul’da ve özellikle Pera’da kentlilerin birbiriyle etkileşimi artmış, hayat artık biraz daha sokağa taşmıştı. Bu duruma sebep olan başlıca etkenler; kent içi ulaşım ağlarındaki yenilikler ve kolaylıklar; önce atlı sonra da elektrikli tramvaylarla bir yerden bir yere gitmenin daha kolay hale gelmesi ve pek çok semtin birbiri ile bağlantısının kuvvetlenmesi olarak sayılabilir.

Sokağı canlandıran bir unsur da; Louvre, Au Lion d’Or, Au Bon Marché, Au Camelia, Bazaar Allemand, Orosdi Back, ve Baker gibi mağaza ve “bonmarşeler”in ortaya çıkmasıydı. Tüketim ile ilişkinin değişmesinin bir sonucu olarak beliren bu mağazalar; sokak ile yeni bir arayüz üzerinden ilişki kuruyordu: vitrinler. Vitrinler, içeride satılan malların bir teşhir yüzeyi olarak, sokak ile mağaza arasında geçirgen bir sınır oluşturuyor ve çekici bir biçimde düzenlenerek mağazaya giremeyenler için de tadımlık bir seyir sunuyordu.

19. yüzyıl sonundaki adıyla “Rue des Petits Champs”, Meşrutiyet Caddesi Suna ve İnan Kıraç Vakfı Arşivi..

Farklı kullanıcılar, talepler, cevaplar ile sürekli şekillenmekte olan kent hayatının geçtiği önemli mekânlardan biri de bir kentsel boşluk idi. Bu boşluk; bugün TRT binası olarak bilinen yapının bulunduğu parsel, Pera sırtlarından Haliç’e bakan bir yamaç, İstanbul’un Osmanlılarca fethi sonrasında bir müslüman mezarlığı olarak kullanılan bir alandı. Komşusu olduğu semtler arasındaki sirkülasyona ev sahipliği yaparken hem bir ayırıcı hem de bir bağlayıcı görevi üstlenen bu kentsel boşluk, Haliç üzerinden gün batımı manzarasının seyredilebildiği bir mesire alanı olarak kullanılıyordu. Gelip geçenlerin, bir ağaç gölgesinde dinlenen kentlilerin uğrak mekânı olan alan, 1853 yılına gelindiğinde Kırım Savaşı nedeniyle İstanbul’da olan askeri birlik bandolarının verdiği konserlerle yeni bir işlev daha edinmişti. Konserlerin verildiği Meşrutiyet Caddesi tarafında yer alan düzlük zamanla bir müzik pavyonuna dönüştü, etrafına bir “café” konuşlandı, burada mini konserlerin eşlik ettiği akşam çayları düzenlenmeye başlandı. Bir yandan türlü sebeplerle İstanbul’da bulunan Avrupalı konuklar burayı bir “promenad” olarak kullanıyordu; böylece “Petits-Champs des Morts” yani “Ölüler Kırı”, Pera’nın gündelik hayatında bir mesire yeri olarak belirmeye başladı.

1871 yılında başlanan Tünel inşaatından çıkan hafriyat, Altıncı Daire-i Belediye Kurulu, Osmanlı Bankası ve dönemin belediye başkanı Blacque Bey’in çabaları ve katkılarıyla bu mezarlığın üzerine atılmış, düzlenen alan Avrupa’da var olan örnekleri gibi bir bahçe olarak düzenlenmişti. Burası artık etrafı çitle çevrili, girişin ücretli olduğu bir bahçeydi ve 25 Temmuz 1880 yılında halka açıldı.  Bahçede fenerler, kum ve çakıl serilmiş yollar, bir gölet ve metal bir köprü, konser ve gösteriler için bir pavyon bulunmaktaydı.


Tepebaşı Bahçesi üzerinden Kasımpaşa’ya bakış, stereoskopik fotoğraf. 
Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu.


1882 yılında bahçenin içinde bir tiyatro binası inşa edildi ve burası 1900’lerin ilk yıllarına dek, gezici yabancı ekiplerin gösterilerini sergilediği kışlık bir sahne olarak kullanıldı. Sezon dışında, çeşitli kulüpler, dernekler, dans öğretmenleri ve Pera sosyetesi için balo, yarışma ve eğlencelerin de mekânı olan bu bina; 1916 ile 1969 yılları arasında Darül Bedayi, İstanbul Şehir Operası gibi, devletin sanat insiyatifleri olarak önem taşıyan kurumları barındırdı.


“Petits-Champs” Bahçesi ve Tiyatrosu. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu.


Müslüman Mezarlığı, gezinti, seyir ve dinlenme mekânı, hafriyat alanı, çitlerle çevrili ücretli bir park, içinde tiyatro binalarının bulunduğu, gösterilerin, yarışmaların düzenlendiği bir çay bahçesi ve nihayetinde bir otopark gibi zaman içinde farklı kimliklere bürünen, bazı kimlikleri aynı anda üzerinde taşıyabilen bu kent içi kamusal alan, gündelik şehir hayatının geçirdiği dönüşümler hakkında büyük bir veri kaynağı aslında.

Tepebaşı Bahçesi içinde yer alan Garden Bar. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu.


Bu alanın mezarlıktan kamusal bir mekâna dönüşümünde büyük rol oynayan İstanbul’daki Avrupalı konuklar, bir başka mekânın belirmesini de tetiklediler. Daha önce bu denli kolay olmayan, elzem sebepler gerektiren seyahatler artık buharlı gemiler, trenler gibi araçlar sayesinde kolaylaşmıştı. İstanbul, hem bir cazibe merkezi, hem de imparatorluğun geri kalanına açılan bir kapı olma özelliği ile gezginler için önemli bir durak haline gelmeye başlamıştı. 1888 yılında İstanbul-Viyana demiryolunun tamamlanmasıyla, Orient Express seferleri Paris’ten İstanbul’a kadar kesintisiz hale gelmişti; Paris’ten Çarşamba günü 07.30’da kalkan trene binen bir gezgin, Viyana-Budapeşte-Belgrad üzerinden Cumartesi günü 06.40’da İstanbul’a ulaşmaktaydı.

Simplon-Orient-Express  afişi. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Arşivi.

Bu gezginlerin taleplerine yönelik olarak konaklama mekânları da dönüşmeye başladı. O zamana kadar eski hanlar, tekkeler ve pansiyonlar her türlü lüksten uzak, temel konaklama ihtiyacını yerine getirirken, artık “Avrupa standardına” sahip otellerden söz etmek mümkündü. İstanbul’da ilk oteller, elçiliklere, finansal sermayenin merkezi haline gelen Voyvoda Caddesi’ne ve limana olan yakınlığın da etkisiyle Galata ve Pera bölgesinde hizmet vermeye başladı. Özellikle Meşrutiyet Caddesi’nin (o zamanki isimleriyle Kabristan, Mezarlık ya da Petits-Champs sokakları) Tepebaşı tarafı; merkezi konumu, Haliç ve ‘eski şehir’ manzarasının verdiği avantaj sayesinde, otellerin en yoğunlaştığı bölge haline gelmişti.

Bu oteller, dönemin teknolojik gelişmelerini yakından takip ediyor; elektrikli aydınlatma, merkezi ısınma, asansör gibi henüz yeni olan uygulamaları işletmelerine dâhil ediyordu. Mekân kurguları, prensipte günümüz otellerine benzerlik gösteriyor; ortak mekânlar zemin katında, yatak odaları üst katlarda yer alıyordu. Büyük ve lüks otellerde geniş lobiler, kafeler, süitler, donanımlı mutfaklar, tiyatro ve balo salonları ile birden fazla yemek salonu mevcutken; daha düşük gelir gruplarına hitap eden otellerde sınırlı sayıda oda ve ortak alan yer alıyordu.



Hotel Bristol, 1909. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu.


Aktarmayı denediğimiz hikayenin en önemli rollerinden birini üstlenen Pera, o dönemde İstanbul’daki dönüşümün kalbinde yer alıyor. Gündelik hayat değiştikçe kentliler yenilikler talep etmeye başlıyor ve bu talepler de kendi mekânsal karşılığını yaratıyor. Bu dönüşüm hiç bitmiyor, farklı girdilerle beslenerek yeni sonuçlar üretmeye devam ediyor. Özetle Pera, hiç bitmeyen bir “oluş” halinde. Bu oluş üzerine düşünürken güncel verilerin yanında geçmişi de göz önünde bulundurmak gerektiğini düşünüyoruz. Miras üzerine düşünerek bu sergiye ve aktarmayı denediğimiz hikayeye bakarken akla şu soru geliyor. Geçmişten toplanan parçalar ile şimdide kurulan bir anlatı; geleceğe nasıl etkiyebilir? Bu anlatı, miras dediğimiz şeyin içerdiği değerler bütününün ne olduğunu, zaman ile kurulan karmaşık ilişkiyi daha iyi kavramanın bir yolu olabilir mi?

Dram Tiyatrosu’nun loca kısmında seyirciler, 1930’lar. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu.
Sayı 22
Bir Miras Yapısı Olarak Kütüphanel... Daniel & Oliver Piva