Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Ahmet Elhan

29.05.2015
Sayı 10

Fotoğraf sanatı üzerine

Röportaj: Ferhat Özgür


Son dönem çalışmalarından 2013 tarihli ‘Yerler’ ve ‘Mürekkep’ adlı dizilerinde görüntü oluşturmada hissedilebilir katmanlar söz konusu. Nasıl gelişti bu diziler? Temelde neleri sorgulamak istedin bu dizilerde?

İzninle önce en temelden başlayayım. Benim fotografik görüntüye ilgim, bu yapıyı anlama ve anlamlandırma merakım üzerinden gelişti ve henüz bu merakımı tam olarak dindiremedim. Çalışmalarım bir bütün olarak; içinden ürediği ideolojinin önemli bir aygıtı olan fotografik görüntü yapısını sorunlu bir alan olarak gören bu yaklaşımımın ürünleridir.

Genelgeçer kabuller ve doğrularla kuşatılmış fotografik görüntü alanında çalışabilmek için o alanı enine boyuna tanımak önemlidir benim için. Önemlidir çünkü, itirazlarımı, karşı duruşlarımı da yine bu baskın yapının yapıtaşlarını kullanarak gözler önüne sermek zorundayım. Aynen sözel alanda çalışan ve günlük dilin sözcüklerini kullanarak o dili ,o yapıyı altüst ve tersyüz ederek farklı bir yapı kuranlar gibi. İşte benim çalışmalarım da; kurcalamak, sökmek, parçalamak ve işleyişi ortaya çıkarmakla işe başlayıp, fotografik görüntünün asal ögelerini farklı bir bakış için alışılmadık bir biçimle bir araya getirmekle sona erer. Burada biçim için özel bir vurgu yapmak isterim. Fark onunla yaratılır düşüncesindeyim.

Gelelim ‘Yerler’ serisine; ‘Yerler’ benim en çok bilinen işlerimi kapsıyor. 2002 yılında ilk denemelerini yaptığım bu seriyi hala sürdürüyorum. İlk örneklerini 2006 yılında C.A.M. Galerisi’nde açılan ‘Ego Kırılmaları’ sergisinde gösterdim. 2007 yılında ise İstanbul Modern’de ‘Köprü6’ sergisi ile seriden yeni çalışmalarım sergilendi. 2008’de ise yine C.A.M. Galerisi’nde ‘Yerler’ adıyla kişisel bir sergi yaparak, hem serinin adını koymuş hem de çizgisini toplu olarak sunmuş oldum. Bu seriye ‘bakış açısı’ ile ilgilenerek başladım. Fotografik görüntü, kameranın önünde olanı belli bir açıyla görme ilkesi üzerine kuruludur. Burada birbirine yapışık bir zaman/mekan örtüşmesi vardır. Özellikle mekan fotoğrafları bu açıdan incelenmeye değer. Tanımlayıcı bir merkeze yerleştirilen bakış açısı mekan üzerine bilgi üretir. ‘Yerler’ fotografik görüntünün bu özelliğini tartışır. Acaba bir mekana tanımlayıcı bir merkezden ama binlerce değişik açıdan bakıp merkezi bakış açısını dağıttıktan sonra, o her biri değişik açıya sahip parçaları yan yana getirdiğimizde bütünlüklü ama bütünüyle farklı bir bakış biçimi yaratılabilir mi? Bu soru çerçevesinde yol aldım ve serinin her bir yapıtını oluşturan binlerce görüntünün, hem parçalayıcı hem de yeni bütünü kurucu olarak çalıştığını gördüm. Bu yöntemle bugüne kadar 60 kadar kamusal mekanda çalıştım. Kurduğum bu yeni fotografik mekanlar kamusal mekanların bilgisini çarpıtıyor ve oluşturduğu biçimle izleyen gözün katılımını kışkırtıyor.

Uzun bir aradan sonra yeniden figürün merkeze oturduğu bir dizi çalışmanın sonucu olan ‘Mürekkep’ serisini 2013’te Galeri Zilberman’da sergiledim. Bu seri fotografik görüntünün ‘çoğaltılabilirlik’ özelliğiyle ilgilidir. Bununla ilişkili kalıp, baskı, kağıt gibi tamamlayıcı ögeleri de işin içine katar. Fotografın bir görüntü üretme ve çoğaltma yöntemi olarak devreye girmesinden önce; taş baskı, ahşap baskı, metal baskı gibi, bir kalıptan çok sayıda baskı üretme yöntemleri kullanılıyordu. Çoğaltılan ve dolaşıma giren görüntüler tek tek resimlerin ulaştığından daha yaygın bir etkileşim alanı kazanıyordu. Yine de el ile çizimin zorunlu olduğu bu kısıtlı üretim süreçleri, 19yy. üretim biçimine uygun değildi. Seri üretim mantığına uygun bir görüntü üretim yöntemi olarak fotografın bulunuşu neredeyse bir zorunluluktu. Önceki yöntemlerden farklı olarak fotografik görüntü üretimi; aynı kalıptan, kısa sürede, çok sayıda ve daha ucuza ürün elde edilmesini sağlıyordu. Matbaa baskısına eklemlenen fotografik görüntüler neredeyse her yere, herkese ulaşmaya başladı.Böylece yeni kalıpların tanımlandığı ve çoğaltıldığı bir döneme fotografik görüntülerle de katkı yapılmaya başlandı. ‘Mürekkep’ serisi, onyedinci, ondokuzuncu ve yirmibirinci yüzyılların aynı mantığa bağlı hareket eden üç kalıplama ve çoğaltma yöntemini üst üste kullandığım bir çalışma. Onyedinci yüzyıldan gravür, ondokuzuncu yüzyıldan palladium platinum baskı ve yirmibirinci yüzyıldan digital görüntüleme. En altta osmanlı saray tiplemelerinin yeraldığı gravürler var. Her bir tip toplumsal sıralamadaki yerini belirleyen giysiler içinde ve ona uygun bir beden diliyle çizilmiş. Bunların üzerinde digital olarak çekilmiş ve işlenmiş günümüz erkek ve dişi bedenleri var. Yarı saydam biçimde üst üste durarak aynı beden dili işaretlerini gösteren bu figürler çıplak.

Bu iki üretim yöntemini bir araya getiren ise; özel bir kağıt üzerine elle yapılan palladium platinum baskı. Görüntünün ‘çoğaltılabilirlik’ özelliği üzerine kurulan bu üç yöntemin ‘Mürekkep’ olduğu çalışmalarımın her birinden tek bir baskı yaparak kurduğum yapıyı tamamladım.

Özellikle ‘Mürekkep’ dizisinde kadın ve erkek bedenleri metamorfoza uğramış ara cinsiyetler olarak belirginlik kazanıyor. Öte yandan bu formların mekanlarla kurduğu ilişkiye baktığımızda toplumsal-politik eleştirel bir durum da sözkonusu. Nasıl bir mekan tercihi sözkonusu bu dizide?

Bu çalışmaların mekanını gravür ile palladium platinum baskı arasındaki havasız boşluk olarak görüyorum. Onyedinci yüzyılı tanımlayan bir yönetim mekanı ile ondokuzuncu yüzyılı taşıyan bir üretim biçimi arasındaki geriliminin sıkıştırdığı yirmibirinci yüzyıl insanı değişime uğramış, biricikliğini rol modellerinden öğrenir duruma gelmiştir. Çırılçıplak olduğunda bile, eğer olabilirse, kalıpların dışına çıkamamaktadır. Bu acıklı durum dişi ya da erkek olmamıza bağlı değil, hepimiz için geçerlidir.

Genel çalışmaların içinde ‘Yitik Manzaralar’ adlı dizilerinden çok etkilendiğimi belirtmeliyim. Kadrajlardaki depresif atmosfer insanı birden bire içine alan ilginç bir çekim gücüne sahip. İşin mutfağını öğrenmemiz açısından oluşum aşamalarını paylaşman mümkün mü?

‘Yitik Manzaralar’ bağışıklık sistemimi güçlendirmek için yaptığım çalışmalardan. Fotografik görüntünün yapı taşlarından birisi de, başlangıçta zorunlu ama sonrasında seçime bağlı olarak, renk skalasını gri skalaya döndürebilme özelliğidir. Manzaranın klasik ustaları bu skalayı olabildiğince genişletip göstermek istedikleri fotoğrafı elde edinceye kadar zorlamışlardır. Aslında çevrelerinde hazır olarak bulunan doğal görüntüleri dönüşüme uğratarak yapay yapılar oluşturmuş, fotoğrafı sadece çekmemiş asıl olarak yapmışlardır. Fotoğrafın en doğrudan uygulamalarından sayılan manzara fotoğrafları bile önemli müdahaleler içerir. Fotografik görüntüye farklı bir açıdan yaklaştığım için en sık karşılaştığım itiraz, yaptıklarımın fotoğraf olmadığı yönündedir. Ben de ‘Manzaralar’ serilerimde (İçten Manzaralar, Yıkım Manzaraları, Yitik Manzaralar) eski ustaların izinden giderek, ‘Yapay / Doğal’ ilişkisini kurcalıyor ve yapay bir doğal çevre kurmayı deniyorum. Bu çalışmaların ilk görüntü malzemelerini çoğunlukla bırakılmış, terk edilmiş, insansızlaştırılmış mekanlarda dolanarak çekiyorum. Görüntüleri işlerken ışığa istediğim müdahaleleri yapabilmek için kapalı havalarda çalışmaya özellikle dikkat ediyorum. Toparladığım görüntüleri, kimyasal / karanlıkoda ve sayısal / aydınlıkoda süreçlerinden geçiriyorum. Gece ile gündüz karışımı bir ışık elde etmek için siyah beyazın dramatik etkisini yoğunlaştırıp, basıncı yüksek karanlık alanlar oluşturuyorum. Hem çekim yaparken seçtiğim ortamın olanakları hem de görüntü işleme sırasında yaptığım yüklemelerle sözünü ettiğin çekim gücü ortaya çıkıyor sanırım.



Kimi fotoğraflarında insan figürü başat öğe iken ‘Gece Manzaraları’ gibi dizilerinde temel taşıyıcı tamamen sokağın kendisi. İnsan ve doğa-kent arasındaki ilişkiye nasıl yaklaşıyorsun?

Gerek doğadan gerek kentten derleyip üzerinde çalıştığım görüntüleri seçerken genellikle insan ilişkilerinin izi üzerinden hareket ediyorum. Çünkü bütün bu fiziki çevre, insanın üretim ve tüketim ilişkilerinin ürünü. Kentler bu üretim ve tüketim sisteminin çıktıları. Sürekli birbirinin üstüne kapanarak genişleyen bu devasa küresel kentlerden bağımsız doğal bir doğa parçasından söz etmemiz giderek zorlaşıyor. Doğanın doğasına yabancıyız sanırım. Her çalışmasında ‘Yapay’ olanı kurmaya çalışarak sözde ‘Doğal’ olanı tartışmaya çabalayan bir sanatçı olarak, kentin bazı ipuçları barındırdığını düşünüyorum. Nasıl olurda, bir yapaylık olarak ortaya çıkan kenti doğal olan olarak içselleştirebiliriz. Bunu yanıtlamak görece kolay. Asıl sorun, yapay olanı tekrar tekrar gözler önüne serecek bakışı kurmak...

Fotoğrafta post-prodüksiyonun (üretim sonrası süreç) işlevine yönelik neler söyleyebilirsin?

Fotografik görüntünün ortaya çıktığı en önemli aşama olarak görüyorum. Giderek gelişen görüntüleme teknikleriyle yapılan çekimler, ancak görüntü işleme süreçlerinde işlemlerden geçirilerek sonuçlandırılıyor. Artık

fotografik görüntünün insan bakışını kusursuz olarak yeniden üretme dönemi geride kaldı. Şimdi insan gözünün sınırlarını aşan bir görüntüleme aşamasındayız. Bu aşamanın en işlevsel parçası görüntü işleme ve daha da önemlisi görüntü oluşturma süreçleridir. Bu programlar kullanılarak, hiç çekim yapılmadan, ekran başında bütünüyle yapay olan ‘doğal’ görüntüler yapılabilir. Bu gelişkin olanak insanı başlarda kışkırtsa da, fotografik görüntünün izleyiciyi ‘doğal’ a çok çabuk ikna eden bir araç olması, duraksamama yol açıyor. Nesnesinden bütünüyle koparılmış ama doğal taklidi yapan bu görüntüler dünyasının kodlarını kırmak için arızalara başvurmak gerekecek. 

Türkiye’de fotoğrafın çağdaş sanat arenasında kendine ait bir disiplin olarak benimsenmesinde önemli işleve sahip bir sanatçısın. Galeriler, kurumsal destek, koleksiyoncuların ilgisini de dahil olmak üzere, Türkiye’de fotoğrafın durumuna ilişkin neler söylemek istersin?

Türkiye’de sanatın içine giren fotograf çalışmaları son 7-8 yıldır daha görünür oldu. Ancak sanat ortamına aday yetiştiren eğitim kurumlarının, sanata destek veren sanat kurumlarının, sergileme ve satış yapan galerilerin, fotoğraf üzerine değişik ortamlarda yazı yazanların ve sanat yapıtı toplayanların henüz fotografik görüntünün yapısını tam olarak kavradıklarını söylemek olanaklı değil. Bunun olabilmesi için gerekli ortamdan da uzağız.

Bu dönemde asıl belirleyici ve norm koyucu olan; alıcılar. Düzeyi de onların beğenileri belirliyor. Bu durum fotografik görüntü üreten sanatçıları da etkiliyor. Talebe uygun sınırlı sayıda üretimin büyük bölümünde sanatçılar aracın kendisini, bakma politikalarını, kullanılan kod sistemlerini, biçimin dayattıklarını pek önemsemiyorlar. Fotografik görüntünün yalnızca bir taşıyıcı olduğunu düşünüyorlar. En başta fotografik görüntünün kendisinin mesaj olduğu dikkatlerden kaçıyor. Konu odaklı bu yaklaşımın yolaçtığı en önemli sorun, gösterenle gösterilen arasında uyumsuzluk oluyor. Kozmatik bir estetik ile bezenmiş bir eğlendirme ve hoş zaman geçirme aracı olarak genelde sanatın özelde fotoğrafın durumu şimdilik bu.

Tartışmaları beraberinde getirse de bugün genel olarak sanat dediğimiz olgu artık herkese ait bir olgu haline geldi. Fotoğraf için de bunu söyleyebilir miyiz? Özel bir disiplin olarak fotoğrafçı olabilmenin gereksinimleri nelerdir?

Bilgisayar, digital fotoğraf, internet herkesin fotoğraf çekebildiği bir fırsat eşitliği yarattı. Basmakalıp milyonlarca görüntünün arasından nelerin anlam üretebileceği ise başlı başına bir soru işareti. Bana kalırsa işler her zamankinden daha zor. Ama bunun yıktığı kof yapılar olduğu da inkar edilemez. Benim umudum bir gün asıl olana bir hamle yapılabilmesidir.

Sayı 10
Cuba - İlknur Can Melih Dönmezer