Tasarım,
sanat ve fikir kütüphanesi

Ahmet Doğu İpek Söyleşisi

16.02.2015
Sayı 8

"Resim bir evreden sonra nasıl ilerleyeceğine neredeyse kendisi karar veriyor. Çizeceğim bir yapının nasıl olması gerektiğine ondan önce çizdiğim yapının kendisi kılavuz oluyor, ona da bir önceki yapı."

Öncelikle Ahmet Doğu İpek’in hikâyesini kendisinden öğrenebilir miyiz? Senin için sanata adım atma süreci nasıl başladı, şu an umduğun gibi gidiyor mu? Yoksa “Nereden girdik bu işe?” diyor musun?

Sanata adım atma sürecini tek bir olayla açıklamak mümkün değil sanırım. Çok klişedir ama sanat yapmak genellikle çocuklukta oynayarak, bir şeyleri dönüştürerek başlanan bir süreç. Doğduğum ve yetiştiğim yerde insanlar her şeyini kendileri yapardı; evini, giysilerini, yolunu, bahçesini, saçını, halısını... Yakınlarda bir yerde sizden bağımsız, sizin için ürünler üreten, bunları size satan bir endüstri olmadığından, herkes kendi ihtiyacını karşılamak konusunda tecrübe ve beceri sahibi olmak zorundaydı. Herkes her işi yapmanın yanında en az bir durum ya da konu hakkında da kendini yetiştirir, usta olurdu. Tecrübe ve bilginizin yetmediği spesifik durumlarda bu ustalar devreye girerdi. Örneğin bir evi duvar ustalarıyla birlikte yükseltebilirsiniz ama çatısını örmek için böyle bir ustaya ihtiyaç duyulur, ahşap doğrama için başka, sıvası için de başka ustaya.

İşte tam da böyle bir yerde, bunları izleyerek ve buna yer yer dahil olarak büyüdüm. “Hayatımın bundan sonrasını sanat üreterek geçireceğim” dediğim bir kırılma noktası da yok. Bu 'sanata adım atma' halini hayatımın geri kalanı için stratejik bir karar alarak değil, güdüsel olarak bir ara yapmışım, hatırlamıyorum :)

Nitekim küçüklüğümden beri çizim ve üç boyutlu nesneler üzerine kafa yorduğumu hatırlıyorum ancak ciddi anlamda bu konuya eğilmem lise zamanlarıma denk geliyor. Sonra üniversitede aldığım sanat eğitimi, üniversite sonrası kafa karışıklıkları, çeşitli karşılaşmalar, farklı atölyelerle ve kişilerle tanışmalar, kitaplar, okumalar, filmler, en çok da yukarıda anlattığım çocukluğuma ait tanıklıklar, yaşanmışlıklar... Şu an yaptığım işten memnunum tabii ki. Aksini söylemem şımarıklık olur herhalde.

Çalışmalarını şuan nerede yürütüyorsun, kendine ait bir atölyen var mı?

Şu an Beyoğlu, Aynalıçeşme’deki ev-atölyemde çalışıyorum. Atölyem bildiğimiz anlamdaki ressam/sanatçı atölyelerine pek benzemiyor, küçük bir atölye burası. Evin 15 m2’lik küçük bir odasını atölyeye çevirdim. Çalıştığım alanın küçük olması daha rahat kontrol etmemi, o da konsantrasyonumu sağlıyor. Küçük eskizler ve karalamalar dışında duvarda çalışıyorum. Teknik olarak bir iş bitmeden diğerine pek geçemiyorum, kafam karışıyor, çok nadiren aynı anda iki işi yaptığım oluyor. Tek bir duvar bana yeterli olduğundan da dışarıda ayrıca bir atölye tutmaya gerek duymadım. İleride yaptığım işlere ve ihtiyaçlara bağlı olarak mekanı büyütebilir ya da başka bir yere taşıyabilirim tabii.

“Building Porn” serisi izlemesi bile zaman alan çok detaylı işlerden oluşuyor. Bu eserlerinin üretiminde konsantrasyonunu nasıl sağlıyorsun?

“Building Porn” serisi üzerinde en çok çalıştığım, en kafa yorduğum ve çok fazla emek gerektiren işlerimden biri oldu. Bir resmin bitmesi iki, bazen üç ayı buluyor. Yani küçük bir atölyede sadece bir resimle aylarca boğuşuyorum denilebilir. Eş zamanlı başlayan gerçek bir inşaatın resim bitmeden bittiğine tanık oldum. Her şey kafamdaki görseli çok kaba hatlarıyla betimleyen, bazen 4-5 çizgiden oluşan kılavuz bir eskizi oluşturmakla başlıyor. Onun dışındaki her şey resmi işlediğim kağıdın yüzeyinde ve biraz da doğaçlama ilerliyor. Resim bir evreden sonra nasıl ilerleyeceğine neredeyse kendisi karar veriyor. Çizeceğim bir yapının nasıl olması gerektiğine ondan önce çizdiğim yapının kendisi kılavuz oluyor, ona da bir önceki yapı. Yeni yapacağım da sonrakiler için altlık oluşturuyor. Hal böyle olunca ilk çizdiğim öğeyi, kubbeli yapılardaki kilit taşına benzetmek yanlış olmaz. Diğer tüm yapıları ve her şeyi onun etrafına örüyor, hepsini bu odak üzerine örgütlüyorum. İşte tam bu noktada iş bir ‘oyuna’ dönüşüyor. Konsantrasyonumu da bu oyun sağlıyor. Sonsuz bilinmeyenli ama kurallarını da kendinizin koyduğu bir oyun :) Ha bir de gece çalışmak, kahve ve müzik.
Eserlerinde siyahtan başka bir renk kullanmıyorsun, bunun nedeni nedir? Bu yalnızca teknik bir tercih olmasa gerek.

Eğer kompozisyonunuz distopik geleceğe dair karamsar bir dünya betimliyorsa burada kullanacağınız rengin nasıl bir renk olması gerektiğini açıkçası bilmiyorum. Önceden renk kullandığım işlerim var ancak bir süredir, özellikle de “Building Porn” özelinde sadece siyah boyayla çalışıyorum. Bu seri için, siyahın, kafamda kurguladıklarımı diğer her renkten daha iyi ifade ettiğini düşünüyorum. Teknik olarak da işimi kolaylaştırıyor diyebilirim, beyaz bir kağıt ve siyah bir boya, bu kadar. Bu aslında yukarıda anlattığım çalışma şeklimle de alakalı. İşlerimdeki renksizlik, tüm bildiklerimi ve verilerimi form olarak çizgiye, renk olarak da siyaha indirgeyip neredeyse sıfır noktasına çekip buradan sadece siyah bir çizgi ile yeniden inşa etme fikrinden kaynaklanıyor.

Son dönemde yapılaşma, kentleşme, metropol yaşamı üzerine yoğun bir sanat bombardımanı var, ne düşünüyorsun bu konuda? Bunun etkili bir sebebi olmalı.

Bunu bir yere kadar anlayabiliyorum. Daha doğrusu sanatçıların bu konuya kayıtsız kalmasını bekleyemeyiz ama sanatçı bu konuyu işlerken kendini nasıl konumlandırıyor, ona bakmakta fayda var. Üretilen sanatın günlük hayata nüfuz edip tesir etmesi yıllar alabilir, bunun için iş işten geçmiş olabilir...

Bahsettiğimiz konu entelektüel bir konuşmanın ya da mimari bir estetiğin konusu olmaktan çoktan çıktı. Mevzu artık çok fazla maruz kaldığımız, direkt günlük hayatımızı etkileyen, hatta bir üst sokağımızda gerçekleşen bir yıkıma dönüşmüş durumda. Hal böyle iken bunun sanatı nasıl yapılır emin değilim. Ancak sanatın imkânları kullanılarak bir söylem geliştirilebilir. “Ekümenopolis” filmi bunun iyi bir örneği idi.

Düşün ki karşınızda sadece yıkımla meşgul bir canavar var, ancak yıkarak büyüyebiliyor. Onu nasıl vazgeçirebilirsin, nasıl sakinleştirebilirsin, ne anlatabilirsin? Onu ilgilendirmiyorsun. Kaldı ki seni dinlemiyor zaten... Sanatın kifayetsiz kaldığı zamanlar vardır: Sanat bir şeyi öncelese dahi bunun üzerine etkisi olmayabilir. Orta Doğu ve Filistin konusu üzerine en çok kafa yoran, düşünce geliştiren, henüz bu bir sorun değilken bile öngörüde bulunan Edward Said'in -sembolik de olsa- İsrail tankına karşı taşı eline alması bunun en iyi örneğidir. Bu konudaki her türlü direnişi haklı buluyorum ve savunuyorum. Ama yine de bir sanatçıda iştah uyandırmaya müsait bu konu hakkında nefsimize hâkim olmak ve daha insani refleksler gösterme taraftarıyım. Tabii konunun bir de manipülatif kısmı var. Belki de seninle aynı sanat eğitimi almış bir grup insan da sanatın imkanlarını kullanarak bu canavarı sevimli, şirin göstermenin derdinde. Bu canavarla hasbelkader yolun kesişse, ilk intiba onun insanoğlunun en kadim dostu olduğu yönünde olabilir!

Yurtdışında da sergilere katılma fırsatın oldu, Türkiye’deki sanat çevreleri ile karşılaştırdığında ne gibi farklılıklar görüyorsun?

Genel anlamda sanat çevrelerini etkileyen tarihi, coğrafi, politik vb. o kadar çok değişken var ki bunları birbiriyle karşılaştırmak doğru değil diye düşünüyorum. Diğer yandan sanat çevresinin hangi unsurunu değerlendireceğinize göre de cevap tamamen değişebilir: Sanatçıların üretim şartları mı, özel sektörün desteği mi, devletin kültür sanat politikaları mı?.. Liste daha da uzayabilir. Yurt dışındaki sanatçıların üretim alanlarına maalesef çok tanık olamadım ama şu ana dek sahip olduğum deneyimlerden tek söyleyebileceğim en azından Avrupa ve Amerika’da, bilim ya da akademide olduğu gibi sanat alanında da daha çok üretim desteği olduğu. Maalesef sadece sanat alanında değil, her konuda hep geriden takip etmek bu ülkenin kamburu. Bizim ülkemizde sanatçılar kendi kendilerini yetiştiriyor.Bu iyi bir şey de olabilir gerçi, emin değilim ama herkesin arabayla gittiği bir yere yürüyerek gittiğinizi düşünün. Yolda başınıza çok spesifik bir olay gelmediyse ve bu yolculuğunuzu anlamlı kılmadıysa sadece yürümüş olursunuz. Yorgunluğunuzla kalırsınız.

Sanatorium Galeri ile çalışmaya nasıl başladın? Bir galeri ile çalışmanın sanatçı için avantajları nelerdir sence?

Sanatorium’la iki senedir, 2012’den bu yana çalışıyorum. Sanatorium daha deneysel işler sergileyen, aynı zamanda üreten bir sanatçı inisiyatifinden galeriye dönüşen genç bir galeri. Ben de tam bu dönüşüm sürecinde dahil oldum. Birlikte yol almak, birlikte çalışmak hatta birlikte büyümek gibi bir deneyimim oldu. Bunu kıymetli buluyorum. Bu konuda şanslı sayılırım.

Tek galeri deneyimim bu olduğu için genelleme yapmam belki doğru olmaz ama bir galeriyle çalışmak özellikle bu işe yeni başlayanlar için biraz da kaçınılmaz gibi görünüyor. Çünkü okuldan mezun olduktan sonra size yol gösterecek, işlerinizi sergileyecek, uluslararası ya da yerel küratör, kurum temsilcisi ve koleksiyoner grubuna tanıtacak bir aracı gerekli oluyor. Eğer sanat dışında bir yoldan para kazanmıyorsanız bu bir zorunluluk halini alabiliyor.
Sayı 8
Sanalda Öne Çıkanlar Erinç Seymen Söyleşisi